Bursa CHP İl Başkanlığı'nın giriş kapısı sandalyelerle kapatıldı. Bir mobilya barikatı, bir nöbet, bir direniş görüntüsü…
Birkaç gün önce, üç yüz kilometre güneyde, Burdur'da bir bank vardı. İstasyon Parkı'nda, sıradan, betondan. Özgür Özel üstüne çıkmış, "Kaldırın bu bankı, bir kenarda dursun, buraya iktidar partisinin genel başkanı olarak döneceğim" demişti. Bursa'da sandalye, Burdur'da bank. İki sıradan mobilya parçası, bir partinin kimin olduğuna dair iki ayrı referandum sandığına dönüştü.
Mahkemenin sözü: Geçmişe dönüş
Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 36. Hukuk Dairesi, CHP'nin 2023'teki 38. Kurultayı'na "mutlak butlan" dedi. Kesin hükümsüzlük. Hukuken hiç olmamış sayılıyor. Kılıçdaroğlu döndü, Özel'in koltuğu boşaldı, parti sanki üç yıl hiç yaşanmamış gibi 2023 öncesine sarıldı. Tüzüğün 24/3'üncü maddesi 45 gün içinde kurultay zorunluluğu söylüyor, mahkeme tedbir kararıyla bu zorunluluğu askıya almış durumda. YSK itirazı reddetti, dosya şimdi Yargıtay'da. SONAR'ın anketine göre CHP seçmeninin yüzde 89,7'si Kılıçdaroğlu'nu desteklemiyor. Bu rakam doğruysa mahkeme kararı tabanda hiçbir karşılık bulmuyor, sadece üst yapıda bir el değiştirme yaratıyor.
Ortaya çıkan tablo bellidir: kağıt üzerinde Kılıçdaroğlu'nun, sokakta ve örgütte hala Özel'in olduğu, ikiye bölünmüş bir parti.
Üstelik bu bölünmenin gerekçesi de havada: üç yıl boyunca hiç itiraz edilmeden işleyen, delegelerin oy verdiği, yüzlerce ilçe ve il kongresinin üzerine inşa edildiği bir kurultayı şimdi "hiç olmamış" saymak, hukuku gerçeğin üstüne çıkarmaktan başka bir şey değil. Üç yıllık fiili durumu, üç yıl sonra gelen bir kalem darbesiyle silmek, hukuki kesinlik ilkesiyle de bağdaşmıyor.
Bursa'da kağıt yırtılınca, sandalye dizilince
Yeni MYK, Bursa İl Başkanı Nihat Yeşiltaş'ı görevden alıp yerine Turgut Özkan'ı atadı. Karar duyulur duyulmaz çok sayıda partili il binasına koştu, giriş kapısına sandalyelerle barikat kurdu, görev teslimini fiilen engelledi. Yeşiltaş, binanın önünde net bir dille konuştu: butlan heyetinin kararını tanımadıklarını, bu kararın usulüne uygun alınmadığını, üyeleri toplanmadan MYK'nın bu kararı verdiğini söyledi. "Biz görevimizin başındayız" dedi, "bu binayı da bu örgütü de masa başında alınan kararlarla teslim etmeyiz."
Karşı taraftan atanan Özkan'ın çizdiği tablo ilginç bir itiraf taşıyor: "Ankara'da yaşanan olayların Bursa'da yaşanmasını istemiyoruz... mağdur olduk algısına izin vermeyeceğiz" diyor. Yani kendisi de biliyor ki sokak, mahkeme kağıdını değil mağduriyet sahnesini izliyor — ve o sahneyi kazanan, koltuğu değil meşruiyeti kazanıyor.
Bursa'nın CHP için ağırlığı küçük değil: 47 yıl sonra ilk kez kazanılan bir il, AKP'nin kurulduğundan beri ilk kez yenildiği yer. Yeşiltaş'ın direnişi de tam bu sembolik sermayeye yaslanıyor. Aynı MYK kararıyla Erzurum ve Bitlis il başkanları da gönderildi; demek ki bu Bursa'ya özel bir hesap değil, daha geniş bir tasfiye dalgasının parçası. Ama kazanılmış bir ilde sandalyeyle örülen nöbet, kaybedilmemiş bir ildeki nöbetten daha gürdü. Çünkü orada kaybedilecek bir başarı hikayesi var.
Bina önündeki kalabalığın gözden kaçırdığı bir başka detay vardı. İl binası el değiştirdikten sonra sıradaki iş ilçelerdi: yeni atanacak ilçe başkanları masaya yatırılmış, isimler tek tek konuşulmuştu. Aralarında, yıllardır siyaseten bir yere varamamış, aday olma cesaretini bile gösterememiş, ne mahallesinde ne ilçesinde bir vizyon ortaya koyabilmiş, adı geçtiğinde herkesin "bu mu?" diye sorduğu isimler vardı. Trajikomik olan da buydu zaten: bir tarafta "parti kirlilikten arınacak" söylemi, öbür tarafta arınmanın koltuğuna oturtulan isimlerin tam da o kirliliğin en sıradan örnekleri olması.
TV röportajında "bilmiyorum" demek
Kılıçdaroğlu'nun Sözcü TV'deki iki buçuk saatlik çıkışı, bu ikili yönetimin ilk büyük kamuoyu testiydi. Sözcü TV, sürecin başından beri Özel'e yakın bir yayın organıydı. Terkoğlu, Ilgaz ve Mutlu sorularını dobra dobra sordu. Ve ekranın diğer ucunda bir cümle tekrar tekrar döndü: bilmiyorum.
Butlan kararına müdahale edilip edilmediğini sorduklarında bilmiyorum dedi. Hangi televizyon kanallarına, hangi sosyal medya hesaplarına ödeme yapıldığını sorduklarında bilmiyorum dedi. İmamoğlu'nun İBB iddianamesini okuyup okumadığını sorduklarında okumadım, bilmiyorum dedi. Genel merkeze polisle girilmesini "ben istemedim" dedi, ama kim istedi sorusuna yine net bir isim çıkmadı.
Oysa aynı röportajda kendisine bu görevi kimin verdiği sorulduğunda cevap hazırdı: tarih. Sandık değil, delege değil, parti tüzüğü değil — tarih.
Bir siyasetçi kritik sorularda "bilmiyorum" deyip kendi meşruiyetini sorgulayan tek soruda "tarih beni görevlendirdi" diyebiliyorsa, burada bir bilgi eksikliği yok, bir seçicilik var. Hangi soruyu cevapsız bırakmak işine geliyorsa orada hafıza bulanıklaşıyor, hangi cümle kendi koltuğunu büyütüyorsa orada birden netleşiyor.
Daha vahimi, kendi partisinden bir hukukçunun tespiti: bir yandan "bilmiyorum, dosyanın tarafı değilim" diyip bir yandan CHP'nin seçilmiş yönetimini şaibe ve kirlilik kavramlarıyla hedef almak, tutarlılık değil çelişkidir. Bilmediğini söylediği konuda hüküm vermeye kalkmak, "bilmiyorum"un samimiyet değil taktik olduğunu gösteriyor.
Ve en çarpıcısı, kendi ağzından çıkan itiraf: alt mahkemedeyken yanına gelen üç kişiye, mahkeme kayyum atarsa itiraz edeceğini ama mutlak butlan kararı verirse gitmek zorunda olduğunu söylemiş. Bu cümle, "bilmiyorum"un aksine, çok şey biliyordu demek. Kararın hangi sonucunu kabul edip hangisine itiraz edeceğini önceden hesaplamış bir adam, o kararın nasıl şekilleneceğinden de habersiz olamaz.
"Bilmiyorum" burada dürüstlük değil, sorumluluktan kaçışın zarif bir versiyonu. Bir genel başkan adayı, partisinin en kanlı bıçaklı gününde mikrofonun karşısına geçip "bilmiyorum" diyorsa, ya gerçekten hazırlıksızdır ya da bilmek istemediği şeyler vardır. İkisi de aynı koltuğa oturma hakkını sorgulatır.
A takımı masada: Binaya ihtiyacımız yok
Özel, A Takımı'yla TBMM'de bir araya geldi. Gündem üç başlıktan oluştu: görevden alınan il başkanları, olağanüstü kurultay için atılacak adımlar, saha ziyaretleri. Toplantıdan çıkan cümle, Bursa'daki sandalye barikatına neredeyse doğrudan cevap niteliğinde: "Atanmışların görevlerinden aldığı seçilmişlerle birlikte yürümeye devam edeceğiz. Binaya ihtiyacımız yok, yerimiz halkın yanıdır."
Görevden alınan il başkanlarını "seçilmiş başkanlar" olarak tanımlayan CHP kurmayları, bu isimlerin çalışmaya ve partiyi temsil etmeye devam edeceğini söylüyor. Noter onaylı 833 delege imzasının genel merkez tarafından işleme konulmayacağı netleşince, olağanüstü kurultay talebi de mahkemeye taşınacak.
Bankın ve sandalyenin anlamı
Siyasette mekan her zaman semboldür. Erdoğan'ın balkonu, kürsüsü, mitingi vardır; bunlar iktidarın görsel dilidir. Özel'den bina, otobüs, kürsü alındığında elinde kalan tek şey bedeniydi — ve bedenini bir bankın üstüne koydu. Bursa'da ise partililerin elinde kalan tek şey sandalyeydi — ve onu bir kapının önüne dizdiler. İkisi de mağduriyet sahnesi değil, doğrudan meydan okuma görseli: "Bizden neyi alırsanız alın, biz buradayız."
Arka plandaki üç katman
Bu sahnelerin arkasında üç katman var, üçü de soyut değil, somut sonuç üretiyor.
Birincisi hukuki: Yargıtay'ın önündeki dosya sadece bir itiraz değil, 45 günlük kurultay zorunluluğunu askıya alan tedbir kararının kaderini de belirleyecek. Karar bozulursa MYK'nın attığı il başkanları, üç gün önce sandalyeyle savundukları koltuğa geri dönebilir. Onanırsa, Bursa'daki el değiştirme kalıcılaşır.
İkincisi örgütsel: SONAR'ın yüzde 89,7'lik rakamı ile mahkeme kararı arasındaki uçurum, 833 imzalık noter onaylı dilekçenin neden işleme konulmadığını da açıklıyor. Taban çoktan oy verdi, üst yapı o oyu saymamayı seçti.
Üçüncüsü, en kritik olanı, algısal: Bursa'da, Denizli'de, Burdur'da sandalyeyle nöbet tutanlar bir parti içi prosedüre itiraz etmiyor, kendi delege oylarının kağıt üzerinde silinmesine itiraz ediyor. Bu algı, mahkeme kararından daha güçlü bir siyasi gerçeklik üretiyor.
Bakkaldaki referandum
Bursa'dan dönüş yolunda, küçük bir köyün bakkalında bu algının ne kadar derine indiğini gördüm. Tezgahın önünde sıradan bir alışveriş sohbeti, birden siyasete döndü. Köylünün biri, hiç sorulmadan, kendiliğinden söyledi: "Yeni bir parti kursunlar, ben üye olurum. Ben zaten CHP'li değilim ama bu kadar da olmaz."
Yanındaki başını sallıyordu. Bu, bir anket sorusuna verilmiş bir cevap değildi, bir parti içi tartışmaya dair bir yorum da değildi. Kendiliğinden, davet edilmeden söylenmiş bir cümleydi — ve tam da bu yüzden ağırlığı vardı.
Burada ilginç olan, bu sözün CHP üyesi olmayan birinden çıkmasıydı. Yani mesele artık CHP'nin kendi seçmenini ikna etme meselesi değil, parti dışından bakanların da "bu kadarı da çok fazla" diye düşünmeye başlaması. Bir bakkal sohbetinde dökülen bu cümle, sandıkta hiçbir karşılığı olmayan mahkeme kararının, sokakta nasıl bir karşılık ürettiğini özetliyor.
Sandık olan sandalye
Bank, sandalye, il binası, televizyon stüdyosu — hepsi aynı hikayenin farklı sahneleri. Bir tarafta hukuk kağıt üstünde bir partiyi 2023'e geri sarmaya çalışıyor, öbür tarafta insanlar sokakta, bankta, sandalyede partiyi şimdiki zamanda tutmaya çalışıyor. Hukuk her zaman geçmişi düzeltmeye çalışır, sokak ise geleceği kurtarmaya çalışır.
Hangisi kazanırsa kazansın, bir gerçek değişmeyecek: Bursa'daki o sandalye barikatı artık sadece bir kapı engeli değil, bir partinin kimin olduğuna dair bir referandum sandığı oldu.
Tarihin de kendine has bir hafızası vardır: kağıt üzerinde değil, doğru yerde durmuş olanları yazar ve bu mücadeleyi er ya da geç, bankta da sandalyede de, tarihin doğru tarafında duranlar kazanacak.
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Erkan Erdem / Köşe Yazarı
Bir parti, iki mobilya, sıfır genel merkez
Bursa CHP İl Başkanlığı'nın giriş kapısı sandalyelerle kapatıldı. Bir mobilya barikatı, bir nöbet, bir direniş görüntüsü…
Birkaç gün önce, üç yüz kilometre güneyde, Burdur'da bir bank vardı. İstasyon Parkı'nda, sıradan, betondan. Özgür Özel üstüne çıkmış, "Kaldırın bu bankı, bir kenarda dursun, buraya iktidar partisinin genel başkanı olarak döneceğim" demişti. Bursa'da sandalye, Burdur'da bank. İki sıradan mobilya parçası, bir partinin kimin olduğuna dair iki ayrı referandum sandığına dönüştü.
Mahkemenin sözü: Geçmişe dönüş
Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 36. Hukuk Dairesi, CHP'nin 2023'teki 38. Kurultayı'na "mutlak butlan" dedi. Kesin hükümsüzlük. Hukuken hiç olmamış sayılıyor. Kılıçdaroğlu döndü, Özel'in koltuğu boşaldı, parti sanki üç yıl hiç yaşanmamış gibi 2023 öncesine sarıldı. Tüzüğün 24/3'üncü maddesi 45 gün içinde kurultay zorunluluğu söylüyor, mahkeme tedbir kararıyla bu zorunluluğu askıya almış durumda. YSK itirazı reddetti, dosya şimdi Yargıtay'da. SONAR'ın anketine göre CHP seçmeninin yüzde 89,7'si Kılıçdaroğlu'nu desteklemiyor. Bu rakam doğruysa mahkeme kararı tabanda hiçbir karşılık bulmuyor, sadece üst yapıda bir el değiştirme yaratıyor.
Ortaya çıkan tablo bellidir: kağıt üzerinde Kılıçdaroğlu'nun, sokakta ve örgütte hala Özel'in olduğu, ikiye bölünmüş bir parti.
Üstelik bu bölünmenin gerekçesi de havada: üç yıl boyunca hiç itiraz edilmeden işleyen, delegelerin oy verdiği, yüzlerce ilçe ve il kongresinin üzerine inşa edildiği bir kurultayı şimdi "hiç olmamış" saymak, hukuku gerçeğin üstüne çıkarmaktan başka bir şey değil. Üç yıllık fiili durumu, üç yıl sonra gelen bir kalem darbesiyle silmek, hukuki kesinlik ilkesiyle de bağdaşmıyor.
Bursa'da kağıt yırtılınca, sandalye dizilince
Yeni MYK, Bursa İl Başkanı Nihat Yeşiltaş'ı görevden alıp yerine Turgut Özkan'ı atadı. Karar duyulur duyulmaz çok sayıda partili il binasına koştu, giriş kapısına sandalyelerle barikat kurdu, görev teslimini fiilen engelledi. Yeşiltaş, binanın önünde net bir dille konuştu: butlan heyetinin kararını tanımadıklarını, bu kararın usulüne uygun alınmadığını, üyeleri toplanmadan MYK'nın bu kararı verdiğini söyledi. "Biz görevimizin başındayız" dedi, "bu binayı da bu örgütü de masa başında alınan kararlarla teslim etmeyiz."
Karşı taraftan atanan Özkan'ın çizdiği tablo ilginç bir itiraf taşıyor: "Ankara'da yaşanan olayların Bursa'da yaşanmasını istemiyoruz... mağdur olduk algısına izin vermeyeceğiz" diyor. Yani kendisi de biliyor ki sokak, mahkeme kağıdını değil mağduriyet sahnesini izliyor — ve o sahneyi kazanan, koltuğu değil meşruiyeti kazanıyor.
Bursa'nın CHP için ağırlığı küçük değil: 47 yıl sonra ilk kez kazanılan bir il, AKP'nin kurulduğundan beri ilk kez yenildiği yer. Yeşiltaş'ın direnişi de tam bu sembolik sermayeye yaslanıyor. Aynı MYK kararıyla Erzurum ve Bitlis il başkanları da gönderildi; demek ki bu Bursa'ya özel bir hesap değil, daha geniş bir tasfiye dalgasının parçası. Ama kazanılmış bir ilde sandalyeyle örülen nöbet, kaybedilmemiş bir ildeki nöbetten daha gürdü. Çünkü orada kaybedilecek bir başarı hikayesi var.
Bina önündeki kalabalığın gözden kaçırdığı bir başka detay vardı. İl binası el değiştirdikten sonra sıradaki iş ilçelerdi: yeni atanacak ilçe başkanları masaya yatırılmış, isimler tek tek konuşulmuştu. Aralarında, yıllardır siyaseten bir yere varamamış, aday olma cesaretini bile gösterememiş, ne mahallesinde ne ilçesinde bir vizyon ortaya koyabilmiş, adı geçtiğinde herkesin "bu mu?" diye sorduğu isimler vardı. Trajikomik olan da buydu zaten: bir tarafta "parti kirlilikten arınacak" söylemi, öbür tarafta arınmanın koltuğuna oturtulan isimlerin tam da o kirliliğin en sıradan örnekleri olması.
TV röportajında "bilmiyorum" demek
Kılıçdaroğlu'nun Sözcü TV'deki iki buçuk saatlik çıkışı, bu ikili yönetimin ilk büyük kamuoyu testiydi. Sözcü TV, sürecin başından beri Özel'e yakın bir yayın organıydı. Terkoğlu, Ilgaz ve Mutlu sorularını dobra dobra sordu. Ve ekranın diğer ucunda bir cümle tekrar tekrar döndü: bilmiyorum.
Butlan kararına müdahale edilip edilmediğini sorduklarında bilmiyorum dedi. Hangi televizyon kanallarına, hangi sosyal medya hesaplarına ödeme yapıldığını sorduklarında bilmiyorum dedi. İmamoğlu'nun İBB iddianamesini okuyup okumadığını sorduklarında okumadım, bilmiyorum dedi. Genel merkeze polisle girilmesini "ben istemedim" dedi, ama kim istedi sorusuna yine net bir isim çıkmadı.
Oysa aynı röportajda kendisine bu görevi kimin verdiği sorulduğunda cevap hazırdı: tarih. Sandık değil, delege değil, parti tüzüğü değil — tarih.
Bir siyasetçi kritik sorularda "bilmiyorum" deyip kendi meşruiyetini sorgulayan tek soruda "tarih beni görevlendirdi" diyebiliyorsa, burada bir bilgi eksikliği yok, bir seçicilik var. Hangi soruyu cevapsız bırakmak işine geliyorsa orada hafıza bulanıklaşıyor, hangi cümle kendi koltuğunu büyütüyorsa orada birden netleşiyor.
Daha vahimi, kendi partisinden bir hukukçunun tespiti: bir yandan "bilmiyorum, dosyanın tarafı değilim" diyip bir yandan CHP'nin seçilmiş yönetimini şaibe ve kirlilik kavramlarıyla hedef almak, tutarlılık değil çelişkidir. Bilmediğini söylediği konuda hüküm vermeye kalkmak, "bilmiyorum"un samimiyet değil taktik olduğunu gösteriyor.
Ve en çarpıcısı, kendi ağzından çıkan itiraf: alt mahkemedeyken yanına gelen üç kişiye, mahkeme kayyum atarsa itiraz edeceğini ama mutlak butlan kararı verirse gitmek zorunda olduğunu söylemiş. Bu cümle, "bilmiyorum"un aksine, çok şey biliyordu demek. Kararın hangi sonucunu kabul edip hangisine itiraz edeceğini önceden hesaplamış bir adam, o kararın nasıl şekilleneceğinden de habersiz olamaz.
"Bilmiyorum" burada dürüstlük değil, sorumluluktan kaçışın zarif bir versiyonu. Bir genel başkan adayı, partisinin en kanlı bıçaklı gününde mikrofonun karşısına geçip "bilmiyorum" diyorsa, ya gerçekten hazırlıksızdır ya da bilmek istemediği şeyler vardır. İkisi de aynı koltuğa oturma hakkını sorgulatır.
A takımı masada: Binaya ihtiyacımız yok
Özel, A Takımı'yla TBMM'de bir araya geldi. Gündem üç başlıktan oluştu: görevden alınan il başkanları, olağanüstü kurultay için atılacak adımlar, saha ziyaretleri. Toplantıdan çıkan cümle, Bursa'daki sandalye barikatına neredeyse doğrudan cevap niteliğinde: "Atanmışların görevlerinden aldığı seçilmişlerle birlikte yürümeye devam edeceğiz. Binaya ihtiyacımız yok, yerimiz halkın yanıdır."
Görevden alınan il başkanlarını "seçilmiş başkanlar" olarak tanımlayan CHP kurmayları, bu isimlerin çalışmaya ve partiyi temsil etmeye devam edeceğini söylüyor. Noter onaylı 833 delege imzasının genel merkez tarafından işleme konulmayacağı netleşince, olağanüstü kurultay talebi de mahkemeye taşınacak.
Bankın ve sandalyenin anlamı
Siyasette mekan her zaman semboldür. Erdoğan'ın balkonu, kürsüsü, mitingi vardır; bunlar iktidarın görsel dilidir. Özel'den bina, otobüs, kürsü alındığında elinde kalan tek şey bedeniydi — ve bedenini bir bankın üstüne koydu. Bursa'da ise partililerin elinde kalan tek şey sandalyeydi — ve onu bir kapının önüne dizdiler. İkisi de mağduriyet sahnesi değil, doğrudan meydan okuma görseli: "Bizden neyi alırsanız alın, biz buradayız."
Arka plandaki üç katman
Bu sahnelerin arkasında üç katman var, üçü de soyut değil, somut sonuç üretiyor.
Birincisi hukuki: Yargıtay'ın önündeki dosya sadece bir itiraz değil, 45 günlük kurultay zorunluluğunu askıya alan tedbir kararının kaderini de belirleyecek. Karar bozulursa MYK'nın attığı il başkanları, üç gün önce sandalyeyle savundukları koltuğa geri dönebilir. Onanırsa, Bursa'daki el değiştirme kalıcılaşır.
İkincisi örgütsel: SONAR'ın yüzde 89,7'lik rakamı ile mahkeme kararı arasındaki uçurum, 833 imzalık noter onaylı dilekçenin neden işleme konulmadığını da açıklıyor. Taban çoktan oy verdi, üst yapı o oyu saymamayı seçti.
Üçüncüsü, en kritik olanı, algısal: Bursa'da, Denizli'de, Burdur'da sandalyeyle nöbet tutanlar bir parti içi prosedüre itiraz etmiyor, kendi delege oylarının kağıt üzerinde silinmesine itiraz ediyor. Bu algı, mahkeme kararından daha güçlü bir siyasi gerçeklik üretiyor.
Bakkaldaki referandum
Bursa'dan dönüş yolunda, küçük bir köyün bakkalında bu algının ne kadar derine indiğini gördüm. Tezgahın önünde sıradan bir alışveriş sohbeti, birden siyasete döndü. Köylünün biri, hiç sorulmadan, kendiliğinden söyledi: "Yeni bir parti kursunlar, ben üye olurum. Ben zaten CHP'li değilim ama bu kadar da olmaz."
Yanındaki başını sallıyordu. Bu, bir anket sorusuna verilmiş bir cevap değildi, bir parti içi tartışmaya dair bir yorum da değildi. Kendiliğinden, davet edilmeden söylenmiş bir cümleydi — ve tam da bu yüzden ağırlığı vardı.
Burada ilginç olan, bu sözün CHP üyesi olmayan birinden çıkmasıydı. Yani mesele artık CHP'nin kendi seçmenini ikna etme meselesi değil, parti dışından bakanların da "bu kadarı da çok fazla" diye düşünmeye başlaması. Bir bakkal sohbetinde dökülen bu cümle, sandıkta hiçbir karşılığı olmayan mahkeme kararının, sokakta nasıl bir karşılık ürettiğini özetliyor.
Sandık olan sandalye
Bank, sandalye, il binası, televizyon stüdyosu — hepsi aynı hikayenin farklı sahneleri. Bir tarafta hukuk kağıt üstünde bir partiyi 2023'e geri sarmaya çalışıyor, öbür tarafta insanlar sokakta, bankta, sandalyede partiyi şimdiki zamanda tutmaya çalışıyor. Hukuk her zaman geçmişi düzeltmeye çalışır, sokak ise geleceği kurtarmaya çalışır.
Hangisi kazanırsa kazansın, bir gerçek değişmeyecek: Bursa'daki o sandalye barikatı artık sadece bir kapı engeli değil, bir partinin kimin olduğuna dair bir referandum sandığı oldu.
Tarihin de kendine has bir hafızası vardır: kağıt üzerinde değil, doğru yerde durmuş olanları yazar ve bu mücadeleyi er ya da geç, bankta da sandalyede de, tarihin doğru tarafında duranlar kazanacak.
ERKAN ERDEM