Erkeklik krizi, geleneksel "erkek" tanımının, değişen toplumsal ve ekonomik gerçekler karşısında geçersiz kalmasıyla başlıyor. Yüzyıllardır erkeğe yüklenen "koruyucu, kollayıcı ve eve ekmek getiren otorite" rolü, bugün hem ekonomik hem de sosyolojik olarak değişmiştir.
Bu kriz, erkek egemen sistemin devamlılığını sağlayan, toplumun can damarlarını kesen bir yapısal bozulmadır.
Kadının toplumsal alanda kendince var etmesi ve ekonomik bağımsızlığını kazanması, "mutlak otorite" olmaya alışmış geleneksel erkek kimliğini sarsıyor. Bu sarsıntı, erkek akıl tarafından "iktidar kaybı" olarak anlaşılıyor.
Erkeğe çocukluktan itibaren güçlü görünme ve duygularını bastırma komutu veriliyor. Üzüntü, korku veya yetersizlik hissi yaşayan erkek, bu duyguları ifade edecek dile sahip olmadığı için doğrudan bilindik ve kendince en meşru duyguya yani öfkeye sığınıyor.
Ekonomik çöküşle birleşen bu kriz, erkeğin sağlayıcı-kurtarıcı olamama stresini tetikliyor. Kendini sadece cüzdanı veya gücüyle tanımlayan birey, bu unsurlar elinden alındığında sudan çıkmış balık gibi derin bir boşluğa düşüyor.
Şiddet, hiçbir zaman bir güç değil, güçsüzlük itirafıdır. Erkek, dünyadaki yerini ve kontrolünü kaybettiğini hissettiği an, elinde kalan en kolay uygulayacağı fiziksel ve psikolojik tahakkümü kullanır.
Toplumsal çürüme bu durumu besler ve destekler. Adalet sistemindeki boşluklar, şiddeti kutsayan dizi karakterleri ve "erkeklik" üzerinden kurulan o hastalıklı dayanışma ağı, krizdeki erkeğe otoritenin kaybetme ve gerekirse zorla al mesajı verir. Bu da sokaklarda, evlerde ve zihinlerde patlak veren bir şiddet sarmalına dönüşür.
Bu krizden çıkış, sadece yasalarla veya ekonomik iyileşmeyle mümkün değildir; zihniyette radikal müdahaleler şarttır.
Burada toplumsal cinsiyet eşitliği devreye girer.
Erkek çocuklarına ağlamanın zayıflık değil, insani bir tepki olduğu; öfke dışındaki duyguların da bir dili olduğu öğretilmelidir.
Duygusal zeka, okullarda bir ders olarak işlenmeli ve toplumda farkındalık geliştirilmelidir.
Eşitlikçi ve sorumluluk paylaşan erkek kimliği, topluma özgürleşme olarak sunulmalı normal yaşam normu olarak ifade edilmelidir. . Erkeğin üzerindeki güçlü olma yükü kaldırılmalıdır.
Ekonomik kriz veya psikolojik bunalımın şiddet gerekçesi olamayacağı kamu tarafından işlenmeli ve şiddet failine ağır ceza ve rehabilitasyon uygulanmalıdır.
Şiddeti besleyen unsurları ortadan kaldırmadığımız sürece, sadece sonuçları konuşmaya ve yaraları sarmaya devam ederiz. Asıl olan, yarayı açan o "kriz" halini kökten dönüştürmektir. Bu dönüşüm de ancak devletin toplumsal cinsiyet eşitliği kavramını hayatın her alanında uygulaması ile mümkündür.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Ruhşan Yıldız
Şiddet sarmalında "erkeklik krizi"
Erkeklik krizi, geleneksel "erkek" tanımının, değişen toplumsal ve ekonomik gerçekler karşısında geçersiz kalmasıyla başlıyor. Yüzyıllardır erkeğe yüklenen "koruyucu, kollayıcı ve eve ekmek getiren otorite" rolü, bugün hem ekonomik hem de sosyolojik olarak değişmiştir.
Bu kriz, erkek egemen sistemin devamlılığını sağlayan, toplumun can damarlarını kesen bir yapısal bozulmadır.
Kadının toplumsal alanda kendince var etmesi ve ekonomik bağımsızlığını kazanması, "mutlak otorite" olmaya alışmış geleneksel erkek kimliğini sarsıyor. Bu sarsıntı, erkek akıl tarafından "iktidar kaybı" olarak anlaşılıyor.
Erkeğe çocukluktan itibaren güçlü görünme ve duygularını bastırma komutu veriliyor. Üzüntü, korku veya yetersizlik hissi yaşayan erkek, bu duyguları ifade edecek dile sahip olmadığı için doğrudan bilindik ve kendince en meşru duyguya yani öfkeye sığınıyor.
Ekonomik çöküşle birleşen bu kriz, erkeğin sağlayıcı-kurtarıcı olamama stresini tetikliyor. Kendini sadece cüzdanı veya gücüyle tanımlayan birey, bu unsurlar elinden alındığında sudan çıkmış balık gibi derin bir boşluğa düşüyor.
Şiddet, hiçbir zaman bir güç değil, güçsüzlük itirafıdır. Erkek, dünyadaki yerini ve kontrolünü kaybettiğini hissettiği an, elinde kalan en kolay uygulayacağı fiziksel ve psikolojik tahakkümü kullanır.
Toplumsal çürüme bu durumu besler ve destekler. Adalet sistemindeki boşluklar, şiddeti kutsayan dizi karakterleri ve "erkeklik" üzerinden kurulan o hastalıklı dayanışma ağı, krizdeki erkeğe otoritenin kaybetme ve gerekirse zorla al mesajı verir. Bu da sokaklarda, evlerde ve zihinlerde patlak veren bir şiddet sarmalına dönüşür.
Bu krizden çıkış, sadece yasalarla veya ekonomik iyileşmeyle mümkün değildir; zihniyette radikal müdahaleler şarttır.
Burada toplumsal cinsiyet eşitliği devreye girer.
Erkek çocuklarına ağlamanın zayıflık değil, insani bir tepki olduğu; öfke dışındaki duyguların da bir dili olduğu öğretilmelidir.
Duygusal zeka, okullarda bir ders olarak işlenmeli ve toplumda farkındalık geliştirilmelidir.
Eşitlikçi ve sorumluluk paylaşan erkek kimliği, topluma özgürleşme olarak sunulmalı normal yaşam normu olarak ifade edilmelidir. . Erkeğin üzerindeki güçlü olma yükü kaldırılmalıdır.
Ekonomik kriz veya psikolojik bunalımın şiddet gerekçesi olamayacağı kamu tarafından işlenmeli ve şiddet failine ağır ceza ve rehabilitasyon uygulanmalıdır.
Şiddeti besleyen unsurları ortadan kaldırmadığımız sürece, sadece sonuçları konuşmaya ve yaraları sarmaya devam ederiz. Asıl olan, yarayı açan o "kriz" halini kökten dönüştürmektir. Bu dönüşüm de ancak devletin toplumsal cinsiyet eşitliği kavramını hayatın her alanında uygulaması ile mümkündür.