Toplumlar, huzur ve güven iklimini kaybetmeye başladığında, çözülme önce en zayıf halkalardan başlar. Sonra da en güvenli olarak tarif ettiğimiz alanlarda kendini gösterir. Son dönemde Siverek ve Kahramanmaraş’ta tanık olduğumuz okul saldırılarını birer öfke patlaması olarak açıklayamayız. Aksine toplumun en küçük damarlarına kadar sızmış olan şiddet kültürünün zehirli bir hali diyebiliriz.
Şiddet, hiyerarşik bir döngüdür. Kadına yönelik şiddetin, tacizin ve cinayetlerin tırmanışa geçtiği bir ortamda, güçlünün zayıfı ezmesi ne sessiz kalmak meseleyi meşrulaştırır. Sokakta, medyada veya evde kadını hedef alan öfke dili, aslında toplumsal bir cezasızlık algısını besler. Bu algı geliştikçe, kaba kuvvet en etkili iletişimsizlik aracı olarak kullanılır. İletişimin bittiği yerde de öfke, sokakta, trafikte, hastanede ve sonunda çocukların güven içinde olması gereken okullarda kendini gösterir.
Siverek ve Kahramanmaraş’taki örneklerde gördüğümüz gibi okullar artık dış dünyadaki gerilimden yalıtılmış alanlar değildir. Aslında okul saldırıları çocukların, toplumun içinde bulunduğu siyasal gerilim ve şiddet olaylarından ne kadar çok etkilendiğini gösteriyor.
Sosyal veya ekonomik hayatta yaşanan başarısızlık ve baskı, bireyin içinde biriken öfkeyi kendinden zayıf gördüğü kişi ve kurumlara yöneltmesi temel mesele olarak söylenebilir. Bunun yanında okulların ve öğretmenlerin toplumsal olarak mesleki itibarını kaybetmesi, okulların çocuklar için bilim yuvası olma özelliğini kaybetmiş olması bu süreci hazırlayan etkenler arasındadır. Kadına yönelik şiddetin erk’eklik üzerinden alkışlanması ve cezasızlık politikası da önemli bir etkendir.
Yaşanan bu acı olayların ardından Milli Eğitim Bakanlığı ertesi gün tüm okullara bekçi gönderdi. Şimdi ise yapılan tartışmalar, okullara polis veya özel güvenlik görevlendirilmesi, çocukların okul kapılarında dedektör ile aranması.
Yaşanan her iki okul saldırısında da fiziksel güvenlik için kolluk kuvvetlerinin varlığı akla gelen ilk çözüm olabilir. Polisin varlığı, özellikle saldırıyı yapacak olan öğrenci ise caydırıcı etki yaratabilir.
Peki, uzun vadede getireceği sonuçları düşünüldü mü? Pedagojik açıdan değerlendirme yapılması, bilim insanlarının gelecekte ortaya çıkaracağı sonuçlar üzerinde tartışma yapması gerekmez mi?
Bir okulu bir güvenlik kalesine dönüştürmek, sorunun kökenini çözmez. Eğitim kurumlarının yoğun polisiye tedbirlerle anılması, çocukların zihninde okulun tehlikeli bir yer olduğu algısını pekiştirecektir. Hatta yüksek duvarları olan, arada zil ile bahçeye çıkılan ve içeri girerken ve çıkarken izin gereken yer neresi diye sorulsa bu soruya yetişkinlerin cevabı “hapishane” iken, çocuklar “okul” diyor. Okulların bu algılanma şeklini daha da pekiştirecek güvenlik uygulamaları buraları korkulan yerler haline getirecektir.
Korku, yoğun bir stres yaratacak bu durum beyinde odaklanma güçlüğü, hafıza zayıflığı ve sonuçta akademik başarının hızla düşmesine neden olacak. Okulda kendini güvende hissetmeyen çocuklarda; kaygı bozuklukları, özgüven eksikliği ve depresyon belirtileri sıkça görülür. Korku, merak duygusunu öldürerek yaratıcılığı ve kendini ifade etme isteğini baskılar.
Korku iklimi, öğrencinin okuldan tamamen soğumasına ve okulu reddetmesine yol açar. Akranlarıyla sağlıklı ilişki kuramayan çocuk, okuldaki otoriteye karşı güvenmez ve toplumsal yaşamdan uzaklaşmaya başlar.
Kısacası okul, fiziksel ve psikolojik olarak güvenli bir ortam olmadığı sürece, gerçek anlamda bir eğitimden ve sağlıklı bir nesilden söz etmek imkansızdır.
Şiddet, okulun kapısında polis durduğu için bitmez; belki şiddet uygulayan kişi o kapıdan girmeye çekinir. Esas çözüm, polis kordonunun ötesinde o saldırganlığı yok edecek politikalar uygulamaktır.
Kadını koruyamayan sistem, doktoru; doktoru koruyamayan sistem, öğretmeni; öğretmeni koruyamayan sistem ise geleceği koruyamaz. Okullara polis yerleştirmek pansuman bir tedbir gibi görünse de; asıl tedavi ise adaletin tecelli ettiği, hukukun üstünlüğünün yaşandığı bir toplumsal dönüşüm adımları atmaktır. Okulların etrafına örülen hiçbir duvar, toplumun içindeki öfkeyi dindirmez ve yüksek şiddeti ortadan kaldırmaz.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Ruhşan Yıldız
Evden sokağa, hastaneden sınıfa şiddet
Toplumlar, huzur ve güven iklimini kaybetmeye başladığında, çözülme önce en zayıf halkalardan başlar. Sonra da en güvenli olarak tarif ettiğimiz alanlarda kendini gösterir. Son dönemde Siverek ve Kahramanmaraş’ta tanık olduğumuz okul saldırılarını birer öfke patlaması olarak açıklayamayız. Aksine toplumun en küçük damarlarına kadar sızmış olan şiddet kültürünün zehirli bir hali diyebiliriz.
Şiddet, hiyerarşik bir döngüdür. Kadına yönelik şiddetin, tacizin ve cinayetlerin tırmanışa geçtiği bir ortamda, güçlünün zayıfı ezmesi ne sessiz kalmak meseleyi meşrulaştırır. Sokakta, medyada veya evde kadını hedef alan öfke dili, aslında toplumsal bir cezasızlık algısını besler. Bu algı geliştikçe, kaba kuvvet en etkili iletişimsizlik aracı olarak kullanılır. İletişimin bittiği yerde de öfke, sokakta, trafikte, hastanede ve sonunda çocukların güven içinde olması gereken okullarda kendini gösterir.
Siverek ve Kahramanmaraş’taki örneklerde gördüğümüz gibi okullar artık dış dünyadaki gerilimden yalıtılmış alanlar değildir. Aslında okul saldırıları çocukların, toplumun içinde bulunduğu siyasal gerilim ve şiddet olaylarından ne kadar çok etkilendiğini gösteriyor.
Sosyal veya ekonomik hayatta yaşanan başarısızlık ve baskı, bireyin içinde biriken öfkeyi kendinden zayıf gördüğü kişi ve kurumlara yöneltmesi temel mesele olarak söylenebilir. Bunun yanında okulların ve öğretmenlerin toplumsal olarak mesleki itibarını kaybetmesi, okulların çocuklar için bilim yuvası olma özelliğini kaybetmiş olması bu süreci hazırlayan etkenler arasındadır. Kadına yönelik şiddetin erk’eklik üzerinden alkışlanması ve cezasızlık politikası da önemli bir etkendir.
Yaşanan bu acı olayların ardından Milli Eğitim Bakanlığı ertesi gün tüm okullara bekçi gönderdi. Şimdi ise yapılan tartışmalar, okullara polis veya özel güvenlik görevlendirilmesi, çocukların okul kapılarında dedektör ile aranması.
Yaşanan her iki okul saldırısında da fiziksel güvenlik için kolluk kuvvetlerinin varlığı akla gelen ilk çözüm olabilir. Polisin varlığı, özellikle saldırıyı yapacak olan öğrenci ise caydırıcı etki yaratabilir.
Peki, uzun vadede getireceği sonuçları düşünüldü mü? Pedagojik açıdan değerlendirme yapılması, bilim insanlarının gelecekte ortaya çıkaracağı sonuçlar üzerinde tartışma yapması gerekmez mi?
Bir okulu bir güvenlik kalesine dönüştürmek, sorunun kökenini çözmez. Eğitim kurumlarının yoğun polisiye tedbirlerle anılması, çocukların zihninde okulun tehlikeli bir yer olduğu algısını pekiştirecektir. Hatta yüksek duvarları olan, arada zil ile bahçeye çıkılan ve içeri girerken ve çıkarken izin gereken yer neresi diye sorulsa bu soruya yetişkinlerin cevabı “hapishane” iken, çocuklar “okul” diyor. Okulların bu algılanma şeklini daha da pekiştirecek güvenlik uygulamaları buraları korkulan yerler haline getirecektir.
Korku, yoğun bir stres yaratacak bu durum beyinde odaklanma güçlüğü, hafıza zayıflığı ve sonuçta akademik başarının hızla düşmesine neden olacak. Okulda kendini güvende hissetmeyen çocuklarda; kaygı bozuklukları, özgüven eksikliği ve depresyon belirtileri sıkça görülür. Korku, merak duygusunu öldürerek yaratıcılığı ve kendini ifade etme isteğini baskılar.
Korku iklimi, öğrencinin okuldan tamamen soğumasına ve okulu reddetmesine yol açar. Akranlarıyla sağlıklı ilişki kuramayan çocuk, okuldaki otoriteye karşı güvenmez ve toplumsal yaşamdan uzaklaşmaya başlar.
Kısacası okul, fiziksel ve psikolojik olarak güvenli bir ortam olmadığı sürece, gerçek anlamda bir eğitimden ve sağlıklı bir nesilden söz etmek imkansızdır.
Şiddet, okulun kapısında polis durduğu için bitmez; belki şiddet uygulayan kişi o kapıdan girmeye çekinir. Esas çözüm, polis kordonunun ötesinde o saldırganlığı yok edecek politikalar uygulamaktır.
Kadını koruyamayan sistem, doktoru; doktoru koruyamayan sistem, öğretmeni; öğretmeni koruyamayan sistem ise geleceği koruyamaz. Okullara polis yerleştirmek pansuman bir tedbir gibi görünse de; asıl tedavi ise adaletin tecelli ettiği, hukukun üstünlüğünün yaşandığı bir toplumsal dönüşüm adımları atmaktır. Okulların etrafına örülen hiçbir duvar, toplumun içindeki öfkeyi dindirmez ve yüksek şiddeti ortadan kaldırmaz.