Bugün sokaklarımızda, evlerimizde ve sosyal medya akışlarımızda tanık olduğumuz şiddet sarmalı; kadınları, çocukları ve hayvanları hedef alan bir nefret dalgasına dönüştü. Bu süreç toplumsal erozyonun sonucu.
"Ölümler ülkesi" karanlığından nasıl çıkarız sorusuna çok ciddi boyutta kafa yormamız gerekiyor.
Şiddeti besleyen üç temel unsur üzerinde durmak ve meseleyi oradan irdelemek önemli diye düşünüyorum. Erkeklik krizini, ekonomik çöküşü ve toplumsal çürümeyi cesaretle analiz etmek zorundayız.
Erkeklik krizi ve tahakküm
Şiddetin en büyük besleyicisi, geleneksel erkeklik rollerinin dünyadaki değişimle girdiği çatışmadır. Toplumsal cinsiyet eşitliği talepleri yükseldikçe, "güç ve mutlak otorite" üzerine kurulu eski erkeklik tanımı sarsılıyor, bu sarsıntı bir "erkeklik krizi" yaratıyor. Otoritesini kaybettiğini hisseden “erk”ek, bu kaybı en yakınındaki ve "kendinden zayıf" gördüğü kişiler üzerinde şiddet uygulayarak telafi etmeye çalışıyor. Şiddet, burada bir iktidar gösterisine dönüşüyor. Kimler “kendinden zayıf” kişiler; kadınlar, çocuklar, hayvanlar…
Ekonomik buhran
Ekonomik krizler sadece cepleri boşaltmaz, aynı zamanda toplumun psikolojik dengesini ve umudunu yok eder. Gelecek kaygısı ve yoksulluk, bireylerde birikmiş bir öfke yaratıyor. Ancak toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin hâkim olduğu bir düzende bu öfke, sistemin asıl sorumlularına değil; hiyerarşinin en altında görülenlere yönelir. Ekonomik daralma, ev içindeki gerilimi tırmandırırken, evde, sokakta, işyerinde “kendinden zayıf”a baskılama ve şiddet uygulama durumunu açığa çıkarıyor.
Toplumsal çürüme
Toplumda en tehlikeli durum adalete olan inancın yitirilmesiyle başlayan toplumsal çürümedir. Bir ülkede yasalar kâğıt üzerinde kalıyor, İstanbul Sözleşmesi bir kenara itiliyor ve failler "iyi hal" indirimleriyle ödüllendiriliyorsa; şiddet, rasyonel bir tercih haline gelir. Şiddetin sıradanlaşması, toplumun her bir ferdini vicdani bir felce uğratıyor. Hayvana işkence edenle, kadına şiddet uygulayan ve çocuğun masumiyetini yok eden aynı cezasızlık zırhından besleniyor.
Bu karanlığı dağıtmak için palyatif çözümler değil, köklü bir yapısal dönüşüm şart. Neler yapılabilir sorusuna birçok cevaptan birkaçını sıralarsak;
Devlet, hukuki normları esas alarak "yaşatma" iradesini ortaya koymalıdır. Şiddet caydırıcı cezalar uygulanmalı. İstanbul Sözleşmesi yeniden yürürlüğe girmeli ve 6284’ün etkin uygulanmalı.
Eğitim temel bir hak olarak; kamusal, eşit ve ücretsiz eğitim tüm öğrenciler için güvence altına alınmalıdır. Müfredat, eleştirel düşünmeyi geliştiren, özgür bireyler yetiştiren bir içerikle düzenlenmelidir. "Erkeklik" kavramı şiddetten arındırılmalı, eşitlikçi bir modelle yeniden inşa edilmelidir.
Toplumsal veya ekonomik krizin yarattığı travmalarla başa çıkmak için erişilebilir ruh sağlığı hizmetleri ve şiddet önleme merkezleri (ŞÖNİM) her ilçede işlevsel hale getirilmelidir. Koruyucu ve önleyici tedbirler titizlikle uygulanmalıdır.
Şiddetin her türlüsü, toplumsal güvenliğe yönelik bir tehdit olarak görülmelidir.
Şiddet kader değil tercihen uygulanan bir politikaların ve sessizliğin sonucudur. Kadınların, çocukların ve hayvanların özgürce nefes alamadığı bir ülkede, hiç kimse gerçekten özgür ve huzurlu olamaz. Eşitliği sağlayarak adaleti ve yaşamı savunmak hayatta kalmanın tek yolu oldu. Bugün bu ülkede kadınlar, çocuklar ve sokak hayvanları için “HAYATTA KALMAK BİR DEVRİM” dir.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Ruhşan Yıldız
Çoklu krizler çağında yaşam hakkı
Bugün sokaklarımızda, evlerimizde ve sosyal medya akışlarımızda tanık olduğumuz şiddet sarmalı; kadınları, çocukları ve hayvanları hedef alan bir nefret dalgasına dönüştü. Bu süreç toplumsal erozyonun sonucu.
"Ölümler ülkesi" karanlığından nasıl çıkarız sorusuna çok ciddi boyutta kafa yormamız gerekiyor.
Şiddeti besleyen üç temel unsur üzerinde durmak ve meseleyi oradan irdelemek önemli diye düşünüyorum. Erkeklik krizini, ekonomik çöküşü ve toplumsal çürümeyi cesaretle analiz etmek zorundayız.
Erkeklik krizi ve tahakküm
Şiddetin en büyük besleyicisi, geleneksel erkeklik rollerinin dünyadaki değişimle girdiği çatışmadır. Toplumsal cinsiyet eşitliği talepleri yükseldikçe, "güç ve mutlak otorite" üzerine kurulu eski erkeklik tanımı sarsılıyor, bu sarsıntı bir "erkeklik krizi" yaratıyor. Otoritesini kaybettiğini hisseden “erk”ek, bu kaybı en yakınındaki ve "kendinden zayıf" gördüğü kişiler üzerinde şiddet uygulayarak telafi etmeye çalışıyor. Şiddet, burada bir iktidar gösterisine dönüşüyor. Kimler “kendinden zayıf” kişiler; kadınlar, çocuklar, hayvanlar…
Ekonomik buhran
Ekonomik krizler sadece cepleri boşaltmaz, aynı zamanda toplumun psikolojik dengesini ve umudunu yok eder. Gelecek kaygısı ve yoksulluk, bireylerde birikmiş bir öfke yaratıyor. Ancak toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin hâkim olduğu bir düzende bu öfke, sistemin asıl sorumlularına değil; hiyerarşinin en altında görülenlere yönelir. Ekonomik daralma, ev içindeki gerilimi tırmandırırken, evde, sokakta, işyerinde “kendinden zayıf”a baskılama ve şiddet uygulama durumunu açığa çıkarıyor.
Toplumsal çürüme
Toplumda en tehlikeli durum adalete olan inancın yitirilmesiyle başlayan toplumsal çürümedir. Bir ülkede yasalar kâğıt üzerinde kalıyor, İstanbul Sözleşmesi bir kenara itiliyor ve failler "iyi hal" indirimleriyle ödüllendiriliyorsa; şiddet, rasyonel bir tercih haline gelir. Şiddetin sıradanlaşması, toplumun her bir ferdini vicdani bir felce uğratıyor. Hayvana işkence edenle, kadına şiddet uygulayan ve çocuğun masumiyetini yok eden aynı cezasızlık zırhından besleniyor.
Bu karanlığı dağıtmak için palyatif çözümler değil, köklü bir yapısal dönüşüm şart. Neler yapılabilir sorusuna birçok cevaptan birkaçını sıralarsak;
Devlet, hukuki normları esas alarak "yaşatma" iradesini ortaya koymalıdır. Şiddet caydırıcı cezalar uygulanmalı. İstanbul Sözleşmesi yeniden yürürlüğe girmeli ve 6284’ün etkin uygulanmalı.
Eğitim temel bir hak olarak; kamusal, eşit ve ücretsiz eğitim tüm öğrenciler için güvence altına alınmalıdır. Müfredat, eleştirel düşünmeyi geliştiren, özgür bireyler yetiştiren bir içerikle düzenlenmelidir. "Erkeklik" kavramı şiddetten arındırılmalı, eşitlikçi bir modelle yeniden inşa edilmelidir.
Toplumsal veya ekonomik krizin yarattığı travmalarla başa çıkmak için erişilebilir ruh sağlığı hizmetleri ve şiddet önleme merkezleri (ŞÖNİM) her ilçede işlevsel hale getirilmelidir. Koruyucu ve önleyici tedbirler titizlikle uygulanmalıdır.
Şiddetin her türlüsü, toplumsal güvenliğe yönelik bir tehdit olarak görülmelidir.
Şiddet kader değil tercihen uygulanan bir politikaların ve sessizliğin sonucudur. Kadınların, çocukların ve hayvanların özgürce nefes alamadığı bir ülkede, hiç kimse gerçekten özgür ve huzurlu olamaz. Eşitliği sağlayarak adaleti ve yaşamı savunmak hayatta kalmanın tek yolu oldu. Bugün bu ülkede kadınlar, çocuklar ve sokak hayvanları için “HAYATTA KALMAK BİR DEVRİM” dir.