Emperyalizmin ileri karakolu misyonu: Erdoğan’ın makbul Kemal Kılıçdaroğlu CHP’si
Yazının Giriş Tarihi: 23.06.2026 10:23
Yazının Güncellenme Tarihi: 23.06.2026 10:28
Türkiye ve Ortadoğu, sınırların ve yönetim biçimlerinin yeniden müzakereye açıldığı, eski paradigmaların tasfiye edilerek yeni rejim tasarımlarının masaya sürüldüğü tarihsel bir eşikten geçiyor. Bu küresel ve bölgesel hamlelerin iç siyasetteki en somut yansıması ise Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) üzerinden yürütülen "mutlak butlan" tartışmaları ve ana muhalefeti bütünüyle işlevsizleştirmeyi amaçlayan operasyon dalgasıdır. Yaşanan bu süreci sadece sıradan bir iç siyaset dizaynı ya da partizan bir hesaplaşma olarak okumak, yaklaşan dalganın büyüklüğünü algılayamamak demektir. Karşımızda, devletin ve toplumun kökten dönüşümünü hedefleyen bütüncül bir plan bulunmaktadır.
Bu dönüşümün ideolojik altyapısını anlamak için küresel sermaye ve bölgesel elitlerin "yeni yönetim" vizyonlarına bakmak gerekir. Donald Trump’ın eski danışmanı Tom Barrack’ın geçtiğimiz dönemde Ortadoğu için açıkça ifade ettiği "monarşi ve otoriter istikrar" övgüleri, batı merkezli küresel aklın bölgeye dair yeni ajandasını ele vermektedir. Demokrasi, insan hakları ve hukukun üstünlüğü gibi kavramların yerini; sermaye akışını güvenceye alacak, kitleleri dinsel ya da etnik aidiyetlerle konsolide edecek "istikrarlı otokrasilere" bıraktığı bu yeni dönemde, Türkiye de kendi payına düşen yönetsel makyajı yapmaya zorlanmaktadır.
Mevcut hükümetin bu küresel rüzgârı arkasına alarak içeride uygulamaya koyduğu en stratejik hamle ise "sosyolojileri uzlaştırma ve evcilleştirme" projesidir. Uzun yıllardır çatışma dinamikleri üzerinden okunan Kürt sosyolojisiyle yürütülen örtük ya da açık müzakereler, bu yeni rejimin inşasında önemli bir virajı temsil etmektedir. Bölgesel dinamikler ve iç siyasi tahkimat çerçevesinde Kürt sosyolojisinin sisteme entegre edilmesi ya da en azından nötralize edilmesi, Ankara’nın yeni yönetim modelinin ilk büyük ayağını oluşturmuştur.
Hükümet, Kürt sosyolojisiyle sağlanan bu pragmatik mutabakatın ardından gözünü toplumsal denklemin bir diğer kritik bileşeni olan Alevi sosyolojisine çevirmiştir. Devletin inanç alanını kurumsallaştırma adımları, Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı gibi hamleler, bu sosyolojiyi de yeni rejimin sınırları içine çekme ve kendi kurallarıyla "yanına dizme" arayışının açık bir tezahürüdür. Amaç bellidir: Muhalif potansiyeli olan inançsal ve etnik kimlikleri devlet rasyonalitesine eklemleyerek kitlesel bir itiraz odağı olmaktan çıkarmak.
Ancak bu büyük sosyolojik ve siyasal mühendislik projesinin önünde, tüm çabalara rağmen esnetilemeyen, teslim alınamayan ve ikna edilemeyen devasa bir blok bulunmaktadır: Kentli, seküler ve laik sosyoloji. Cumhuriyet’in kurucu değerleriyle yoğrulmuş, modern yaşam tarzını içselleştirmiş, rasyonel ve batı yönelimli bu kitle; ne etnik kimlik pazarlıklarıyla ne de inanç eksenli kurumsal rüşvetlerle teskin edilebilmektedir. Bu sosyoloji, önerilen yeni otoriter/monarşik yönetim modellerine karşı doğal bir bağışıklık duvarı örmektedir.
İşte tam bu noktada sistem ciddi bir tıkanma yaşamaktadır; çünkü yeni rejim kendisini bu kentli ve laik kitleye bir türlü kabul ettirememektedir. Kentli seküler kesim, eğitim seviyesi, ekonomik ağırlığı ve entelektüel sermayesi nedeniyle görmezden gelinemeyecek kadar büyük, ancak ideolojik bagajı sebebiyle de mevcut iktidar bloku tarafından dönüştürülemeyecek kadar katıdır. Bu sosyolojinin siyasal alandaki en büyük temsilcisi ve koruyucu şemsiyesi ise tarihsel misyonu gereği Cumhuriyet Halk Partisi'nden başkası değildir.
Dolayısıyla, son dönemde CHP’ye yönelik hukuki, siyasi ve idari operasyonların dozunun artmasını, parti içi tartışmaların alevlendirilmesini ya da kurumsal kimliğine yönelik "mutlak butlan" (hukuken geçersiz kılma) arayışlarını bu bağlamda okumak zorunludur. CHP’ye yönelik saldırılar, yalnızca bir parti içi liderlik yarışı ya da yaklaşan seçimlerin taktiksel hamleleri değildir. Bu operasyonlar, kentli seküler sosyolojinin sığınacağı en büyük kaleyi yıkarak, onları siyasetsiz, alternatifsiz ve rehbersiz bırakma stratejisidir.
Cumhuriyet Halk Partisi’nin kurumsal olarak felç edilmesi, etkisizleştirilmesi veya sistem içi bir figürana dönüştürülmesi durumunda, laik ve seküler sosyolojinin direnç noktaları da kırılmak istenmektedir. Ana muhalefet partisi üzerinden yürütülen bu operasyonel süreç, aslında Türkiye’nin modernleşme tarihine, aydınlanma mirasına ve kentli nüfusun yaşam tarzı güvencelerine yönelik bir kuşatmadır. Parti zayıflatıldıkça, arkasındaki seküler toplumsal tabanın da yeni rejime boyun eğeceği varsayılmaktadır.
Sonuç olarak; Ortadoğu’da esen monarşik ve otoriter rüzgârlar, Kürt ve Alevi sosyolojilerini kendi yanına dizerek dikensiz bir gül bahçesi yaratmak isteyen iktidarın elini güçlendirmektedir. Ancak kentli, laik ve seküler duvar aşılmadığı sürece bu yeni rejimin meşruiyeti ve kalıcılığı hep sakat kalacaktır. Bu nedenle önümüzdeki dönemde CHP’ye yönelik yargısal, siyasal ve algısal operasyonların daha da artacağını öngörmek bir kehanet değildir.
Bugün CHP saflarında ya da seküler siyaset arenasında verilecek mücadele, sadece bir parti savunması değil; Türkiye’nin çağdaş, laik ve demokratik bir hukuk devleti olarak kalıp kalamayacağının varoluşsal mücadelesidir. Kentli seküler sosyoloji ve onun siyasi temsilcileri, üzerlerine gelen bu çok boyutlu operasyon dalgasını doğru okumalı, altlarındaki zeminin kaydırılmak istendiğini görerek topyekûn ve nitelikli bir demokratik direnç hattı inşa etmelidir. Aksi takdirde, Ortadoğu’nun yeni monarşik-otoriter dizaynı içinde, modern Türkiye’nin tasfiyesi kaçınılmaz bir gerçekliğe dönüşecektir.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Mahir Yılmaz
Emperyalizmin ileri karakolu misyonu: Erdoğan’ın makbul Kemal Kılıçdaroğlu CHP’si
Türkiye ve Ortadoğu, sınırların ve yönetim biçimlerinin yeniden müzakereye açıldığı, eski paradigmaların tasfiye edilerek yeni rejim tasarımlarının masaya sürüldüğü tarihsel bir eşikten geçiyor. Bu küresel ve bölgesel hamlelerin iç siyasetteki en somut yansıması ise Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) üzerinden yürütülen "mutlak butlan" tartışmaları ve ana muhalefeti bütünüyle işlevsizleştirmeyi amaçlayan operasyon dalgasıdır. Yaşanan bu süreci sadece sıradan bir iç siyaset dizaynı ya da partizan bir hesaplaşma olarak okumak, yaklaşan dalganın büyüklüğünü algılayamamak demektir. Karşımızda, devletin ve toplumun kökten dönüşümünü hedefleyen bütüncül bir plan bulunmaktadır.
Bu dönüşümün ideolojik altyapısını anlamak için küresel sermaye ve bölgesel elitlerin "yeni yönetim" vizyonlarına bakmak gerekir. Donald Trump’ın eski danışmanı Tom Barrack’ın geçtiğimiz dönemde Ortadoğu için açıkça ifade ettiği "monarşi ve otoriter istikrar" övgüleri, batı merkezli küresel aklın bölgeye dair yeni ajandasını ele vermektedir. Demokrasi, insan hakları ve hukukun üstünlüğü gibi kavramların yerini; sermaye akışını güvenceye alacak, kitleleri dinsel ya da etnik aidiyetlerle konsolide edecek "istikrarlı otokrasilere" bıraktığı bu yeni dönemde, Türkiye de kendi payına düşen yönetsel makyajı yapmaya zorlanmaktadır.
Mevcut hükümetin bu küresel rüzgârı arkasına alarak içeride uygulamaya koyduğu en stratejik hamle ise "sosyolojileri uzlaştırma ve evcilleştirme" projesidir. Uzun yıllardır çatışma dinamikleri üzerinden okunan Kürt sosyolojisiyle yürütülen örtük ya da açık müzakereler, bu yeni rejimin inşasında önemli bir virajı temsil etmektedir. Bölgesel dinamikler ve iç siyasi tahkimat çerçevesinde Kürt sosyolojisinin sisteme entegre edilmesi ya da en azından nötralize edilmesi, Ankara’nın yeni yönetim modelinin ilk büyük ayağını oluşturmuştur.
Hükümet, Kürt sosyolojisiyle sağlanan bu pragmatik mutabakatın ardından gözünü toplumsal denklemin bir diğer kritik bileşeni olan Alevi sosyolojisine çevirmiştir. Devletin inanç alanını kurumsallaştırma adımları, Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı gibi hamleler, bu sosyolojiyi de yeni rejimin sınırları içine çekme ve kendi kurallarıyla "yanına dizme" arayışının açık bir tezahürüdür. Amaç bellidir: Muhalif potansiyeli olan inançsal ve etnik kimlikleri devlet rasyonalitesine eklemleyerek kitlesel bir itiraz odağı olmaktan çıkarmak.
Ancak bu büyük sosyolojik ve siyasal mühendislik projesinin önünde, tüm çabalara rağmen esnetilemeyen, teslim alınamayan ve ikna edilemeyen devasa bir blok bulunmaktadır: Kentli, seküler ve laik sosyoloji. Cumhuriyet’in kurucu değerleriyle yoğrulmuş, modern yaşam tarzını içselleştirmiş, rasyonel ve batı yönelimli bu kitle; ne etnik kimlik pazarlıklarıyla ne de inanç eksenli kurumsal rüşvetlerle teskin edilebilmektedir. Bu sosyoloji, önerilen yeni otoriter/monarşik yönetim modellerine karşı doğal bir bağışıklık duvarı örmektedir.
İşte tam bu noktada sistem ciddi bir tıkanma yaşamaktadır; çünkü yeni rejim kendisini bu kentli ve laik kitleye bir türlü kabul ettirememektedir. Kentli seküler kesim, eğitim seviyesi, ekonomik ağırlığı ve entelektüel sermayesi nedeniyle görmezden gelinemeyecek kadar büyük, ancak ideolojik bagajı sebebiyle de mevcut iktidar bloku tarafından dönüştürülemeyecek kadar katıdır. Bu sosyolojinin siyasal alandaki en büyük temsilcisi ve koruyucu şemsiyesi ise tarihsel misyonu gereği Cumhuriyet Halk Partisi'nden başkası değildir.
Dolayısıyla, son dönemde CHP’ye yönelik hukuki, siyasi ve idari operasyonların dozunun artmasını, parti içi tartışmaların alevlendirilmesini ya da kurumsal kimliğine yönelik "mutlak butlan" (hukuken geçersiz kılma) arayışlarını bu bağlamda okumak zorunludur. CHP’ye yönelik saldırılar, yalnızca bir parti içi liderlik yarışı ya da yaklaşan seçimlerin taktiksel hamleleri değildir. Bu operasyonlar, kentli seküler sosyolojinin sığınacağı en büyük kaleyi yıkarak, onları siyasetsiz, alternatifsiz ve rehbersiz bırakma stratejisidir.
Cumhuriyet Halk Partisi’nin kurumsal olarak felç edilmesi, etkisizleştirilmesi veya sistem içi bir figürana dönüştürülmesi durumunda, laik ve seküler sosyolojinin direnç noktaları da kırılmak istenmektedir. Ana muhalefet partisi üzerinden yürütülen bu operasyonel süreç, aslında Türkiye’nin modernleşme tarihine, aydınlanma mirasına ve kentli nüfusun yaşam tarzı güvencelerine yönelik bir kuşatmadır. Parti zayıflatıldıkça, arkasındaki seküler toplumsal tabanın da yeni rejime boyun eğeceği varsayılmaktadır.
Sonuç olarak; Ortadoğu’da esen monarşik ve otoriter rüzgârlar, Kürt ve Alevi sosyolojilerini kendi yanına dizerek dikensiz bir gül bahçesi yaratmak isteyen iktidarın elini güçlendirmektedir. Ancak kentli, laik ve seküler duvar aşılmadığı sürece bu yeni rejimin meşruiyeti ve kalıcılığı hep sakat kalacaktır. Bu nedenle önümüzdeki dönemde CHP’ye yönelik yargısal, siyasal ve algısal operasyonların daha da artacağını öngörmek bir kehanet değildir.
Bugün CHP saflarında ya da seküler siyaset arenasında verilecek mücadele, sadece bir parti savunması değil; Türkiye’nin çağdaş, laik ve demokratik bir hukuk devleti olarak kalıp kalamayacağının varoluşsal mücadelesidir. Kentli seküler sosyoloji ve onun siyasi temsilcileri, üzerlerine gelen bu çok boyutlu operasyon dalgasını doğru okumalı, altlarındaki zeminin kaydırılmak istendiğini görerek topyekûn ve nitelikli bir demokratik direnç hattı inşa etmelidir. Aksi takdirde, Ortadoğu’nun yeni monarşik-otoriter dizaynı içinde, modern Türkiye’nin tasfiyesi kaçınılmaz bir gerçekliğe dönüşecektir.