Evet, seçtiği kapı gerçekten de bizi o uzun kulaklı tavşanın peşinden sürüklüyor. Rengârenk bir dünya... Ne ararsanız var…
Aslına bakarsanız yazıya Alice ile başlamaktansa "Ali ata bak" diye başlamak çok daha doğru olurdu. Çünkü gerçekten olağanüstü bir gündemden geçiyoruz.
Yıllardır alışık olduğumuz siyasi sembollere yenileri ekleniyor. Biz hep Devlet Bahçeli'nin Recep Tayyip Erdoğan'a hediye ettiği yüzlerce gülü konuşurduk. Oysa şimdi okyanusun ötesinden sık sık "Ben ona resmen aşığım" diye seslenen bir Trump var.
Bir de F-35'leri almaya hazırlanırken Rus yapımı S-400'leri nereye koyacağımızı bilemediğimiz tuhaf bir tabloyla karşı karşıyayız.
Dünya siyaseti, özellikle de dış politika, Türkiye ekseninde baş döndürücü bir hareketlilik içinde. Orta Doğu, Rusya-Ukrayna savaşı, Avrupa Birliği ilişkileri ve NATO Ankara Zirvesi...
Neresinden bakarsanız bakın, ateş çemberinin tam ortasındayız.
Ama bugün oralarda fazla oyalanmayacağım. Biraz daha içeriye dönmek gerekiyor. O büyük haritaya bakmayı başka bir zamana bırakabiliriz.
CHP'nin gündemine giren "Mutlak Butlan" tartışmalarından bu yana "devlet aklı" söylemleri aldı başını gidiyor. Kemal Kılıçdaroğlu'nun polis eşliğinde Genel Merkez'e gelerek yeniden genel başkanlık koltuğuna oturmasıyla siyasi atmosfer bambaşka bir evreye geçti.
"Az önce Trump'ı, Rusya'yı konuşuyorduk; konu nasıl CHP'nin butlan tartışmalarına geldi?" diye sorabilirsiniz.
Kısa kısa anlatayım, siz de resmi tamamlayın.
19 Mart süreciyle yeni operasyon dalgaları ortaya çıkmaya başladı. İlk olarak Ekrem İmamoğlu ile başlayan süreç zamanla ülke geneline yayıldı. Çok sayıda operasyon düzenlendi; bürokratlar görevden alındı, gözaltılar ve tutuklamalar yaşandı.
Ardından kamuoyunun gündemi bu kez ünlü isimlere yönelik uyuşturucu, sanal bahis operasyonlarıyla değişti.
Bir anda "Terörsüz Türkiye" tartışmaları ülkenin en sıcak başlıklarından biri haline geldi.
Tam her şey olağan akışında ilerliyormuş gibi görünürken bu kez YouTube yayınlarıyla tanınan ve kendisini gazeteci olarak tanımlayan Tamar Tanrıyar muhalefete yönelik yayınlarını yaparken, birden iğneyi belirli bir çevreye dokundurunca hakkında gözaltı kararı verildi, yurt dışından döndü, ifadesini verdi ve serbest bırakıldı…
Peki sonra ne oldu?
Gözler bu kez, son yıllarda sahne gösterileriyle geniş kitlelere ulaşan Deniz Göktaş'a çevrildi.
Kendisine "komedyen" deniliyor ama belki de "mizahçı" tanımı daha doğru olur.
YouTube'da yayımlanan son gösterisi kısa sürede milyonlara ulaştı. İçerik adeta patladı; izlenme rakamları 10-15 milyon seviyelerine çıktı.
Ve:
Yurt dışı...
Dönüş...
Gözaltı...
Elleri arkadan kelepçeli ilk kare...
F Tipi cezaevine uzanan süreç...
Konuşan milyonlar...
Evet, bu ülkede mizahın köküne yıllar önce kibrit suyu döküldü.
Bir zamanların en çok okunan mizah dergileri birer birer kapılarını kapattı. O dergilerde çalışan pek çok usta, ceketini sessizce alıp dükkanın kapısına kilit vurmak zorunda kaldı.
Kimse bunları konuşmadı.
Kimse o çöküş yaşanırken orada değildi.
Hayatımızdan parça parça silinirlerken kimse dönüp bakmadı.
Adeta Don Kişot misali yel değirmenlerinin üzerine koşan bu genç yetenek bir anda kendisini F Tipi cezaevinde buldu…
İşin enteresan kısmı Kemal Kılıçdaroğlu ve Gürsel Tekin'e bu davayı takip etti, Deniz Göktaş ile mahkeme koridorlarında görüşme fırsatı dahi buldu…
Dünya böylesine bir ateş çemberinin içindeyken, Türkiye merkezli gelişmeler peş peşe yaşanırken ve "arınma" hedefiyle yola çıktığı söylenen bir siyasi hareket kendi iç hesaplaşmalarıyla uğraşırken...
Sevse de sevmese de, ihraç etmiş olsa da, kendi partisinden insanların davalarına dahi mesafeli duran bir siyasi figür; ne oldu da Deniz Göktaş'ın davasını takip etme gereği duydu?
Üstelik Cumhuriyet Halk Partisi'nin doğrudan tarafı olduğu, mağdur sıfatıyla dahi katılabileceği pek çok dava ortadayken...
Neden bu dava?
Ve neden şimdi?
Peki bizi bundan sonra ne bekliyor?
Hadi biz o elmayı yedik diyelim...
Sonumuz da Kırmızı Başlıklı Kız'a mı dönüşecek?
Yoksa Alice, Harikalar Diyarı'ndan çıkıp sonunda aynaya mı bakacak?
Ama masallar artık eskisi gibi bitmiyor.
Bu hikâyede avcı gelmiyor.
Büyü bozulmuyor.
Prens de yok zaten.
Alice hâlâ tavşanın peşinde koşuyor, Kırmızı Başlıklı Kız ise kurdun kim olduğunu çoktan unutmuş durumda.
Belki de asıl mesele bu.
Bu ülkede insanlar artık kurttan korkmuyor çünkü herkes birbirine kurdu gösteriyor.
Masadaki elmanın zehirli olup olmadığını tartışırken, çoktan bütün sepetin çürüdüğünü fark etmiyoruz.
Ve çürük olan sadece elma mı?
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Mahir Yılmaz
Çürük
Alice her zamanki gibi Harikalar Diyarı'nda...
Evet, seçtiği kapı gerçekten de bizi o uzun kulaklı tavşanın peşinden sürüklüyor. Rengârenk bir dünya... Ne ararsanız var…
Aslına bakarsanız yazıya Alice ile başlamaktansa "Ali ata bak" diye başlamak çok daha doğru olurdu. Çünkü gerçekten olağanüstü bir gündemden geçiyoruz.
Yıllardır alışık olduğumuz siyasi sembollere yenileri ekleniyor. Biz hep Devlet Bahçeli'nin Recep Tayyip Erdoğan'a hediye ettiği yüzlerce gülü konuşurduk. Oysa şimdi okyanusun ötesinden sık sık "Ben ona resmen aşığım" diye seslenen bir Trump var.
Bir de F-35'leri almaya hazırlanırken Rus yapımı S-400'leri nereye koyacağımızı bilemediğimiz tuhaf bir tabloyla karşı karşıyayız.
Dünya siyaseti, özellikle de dış politika, Türkiye ekseninde baş döndürücü bir hareketlilik içinde. Orta Doğu, Rusya-Ukrayna savaşı, Avrupa Birliği ilişkileri ve NATO Ankara Zirvesi...
Neresinden bakarsanız bakın, ateş çemberinin tam ortasındayız.
Ama bugün oralarda fazla oyalanmayacağım. Biraz daha içeriye dönmek gerekiyor. O büyük haritaya bakmayı başka bir zamana bırakabiliriz.
CHP'nin gündemine giren "Mutlak Butlan" tartışmalarından bu yana "devlet aklı" söylemleri aldı başını gidiyor. Kemal Kılıçdaroğlu'nun polis eşliğinde Genel Merkez'e gelerek yeniden genel başkanlık koltuğuna oturmasıyla siyasi atmosfer bambaşka bir evreye geçti.
"Az önce Trump'ı, Rusya'yı konuşuyorduk; konu nasıl CHP'nin butlan tartışmalarına geldi?" diye sorabilirsiniz.
Kısa kısa anlatayım, siz de resmi tamamlayın.
19 Mart süreciyle yeni operasyon dalgaları ortaya çıkmaya başladı. İlk olarak Ekrem İmamoğlu ile başlayan süreç zamanla ülke geneline yayıldı. Çok sayıda operasyon düzenlendi; bürokratlar görevden alındı, gözaltılar ve tutuklamalar yaşandı.
Ardından kamuoyunun gündemi bu kez ünlü isimlere yönelik uyuşturucu, sanal bahis operasyonlarıyla değişti.
Bir anda "Terörsüz Türkiye" tartışmaları ülkenin en sıcak başlıklarından biri haline geldi.
Tam her şey olağan akışında ilerliyormuş gibi görünürken bu kez YouTube yayınlarıyla tanınan ve kendisini gazeteci olarak tanımlayan Tamar Tanrıyar muhalefete yönelik yayınlarını yaparken, birden iğneyi belirli bir çevreye dokundurunca hakkında gözaltı kararı verildi, yurt dışından döndü, ifadesini verdi ve serbest bırakıldı…
Peki sonra ne oldu?
Gözler bu kez, son yıllarda sahne gösterileriyle geniş kitlelere ulaşan Deniz Göktaş'a çevrildi.
Kendisine "komedyen" deniliyor ama belki de "mizahçı" tanımı daha doğru olur.
YouTube'da yayımlanan son gösterisi kısa sürede milyonlara ulaştı. İçerik adeta patladı; izlenme rakamları 10-15 milyon seviyelerine çıktı.
Ve:
Yurt dışı...
Dönüş...
Gözaltı...
Elleri arkadan kelepçeli ilk kare...
F Tipi cezaevine uzanan süreç...
Konuşan milyonlar...
Evet, bu ülkede mizahın köküne yıllar önce kibrit suyu döküldü.
Bir zamanların en çok okunan mizah dergileri birer birer kapılarını kapattı. O dergilerde çalışan pek çok usta, ceketini sessizce alıp dükkanın kapısına kilit vurmak zorunda kaldı.
Kimse bunları konuşmadı.
Kimse o çöküş yaşanırken orada değildi.
Hayatımızdan parça parça silinirlerken kimse dönüp bakmadı.
Adeta Don Kişot misali yel değirmenlerinin üzerine koşan bu genç yetenek bir anda kendisini F Tipi cezaevinde buldu…
İşin enteresan kısmı Kemal Kılıçdaroğlu ve Gürsel Tekin'e bu davayı takip etti, Deniz Göktaş ile mahkeme koridorlarında görüşme fırsatı dahi buldu…
Dünya böylesine bir ateş çemberinin içindeyken, Türkiye merkezli gelişmeler peş peşe yaşanırken ve "arınma" hedefiyle yola çıktığı söylenen bir siyasi hareket kendi iç hesaplaşmalarıyla uğraşırken...
Sevse de sevmese de, ihraç etmiş olsa da, kendi partisinden insanların davalarına dahi mesafeli duran bir siyasi figür; ne oldu da Deniz Göktaş'ın davasını takip etme gereği duydu?
Üstelik Cumhuriyet Halk Partisi'nin doğrudan tarafı olduğu, mağdur sıfatıyla dahi katılabileceği pek çok dava ortadayken...
Neden bu dava?
Ve neden şimdi?
Peki bizi bundan sonra ne bekliyor?
Hadi biz o elmayı yedik diyelim...
Sonumuz da Kırmızı Başlıklı Kız'a mı dönüşecek?
Yoksa Alice, Harikalar Diyarı'ndan çıkıp sonunda aynaya mı bakacak?
Ama masallar artık eskisi gibi bitmiyor.
Bu hikâyede avcı gelmiyor.
Büyü bozulmuyor.
Prens de yok zaten.
Alice hâlâ tavşanın peşinde koşuyor, Kırmızı Başlıklı Kız ise kurdun kim olduğunu çoktan unutmuş durumda.
Belki de asıl mesele bu.
Bu ülkede insanlar artık kurttan korkmuyor çünkü herkes birbirine kurdu gösteriyor.
Masadaki elmanın zehirli olup olmadığını tartışırken, çoktan bütün sepetin çürüdüğünü fark etmiyoruz.
Ve çürük olan sadece elma mı?