Bir seçmen düşünün. Elinde oy pusulası, gözü satırlar arasında geziniyor. Yeniden Refah, Yeniden Diriliş, Yeniden Doğuş, Yeniden Umut, Yeni Çağ, Yeni Türkiye, Yeni Yol, Yeni Yüzyıl, Yenilik, Yenilik Partisi'nin yanına iliştirilmiş bir de "Yeni Parti." On bir tane.
Türkiye siyasetinin hayal gücü, son yirmi yılda tek bir sıfatın etrafında dönüp durmuş. Kimse "taze," "körpe," "filiz" gibi bir kelime bulamamış, herkes aynı çekmeceye elini atmış. Bu kalabalığın ortasında, geçen ay bir parti çıkıp diğerine "benim adımı çalıyorsun" dedi. Yargıtay da ona hak verdi.
Ama asıl ilginç kısmı, bu kararın dayandığı varsayımda saklı. Bursa'da bir kahvede oturan adamı düşünün: hangi vekilin hangi partiden istifa ettiğini, hangi salonda kimin kürsüye çıktığını ezbere sayabiliyor. Yani ortada Yeni ile Yenilik'i karıştıran bir seçmen yok, olması da beklenmiyor zaten, çünkü bir ülkenin siyasetini bu kadar yakından takip eden bir toplum, iki kelimeyi ayırt edemeyecek kadar dikkatsiz değil.
Asıl ironi tam burada: seçmenin karıştırmayacağını herkes biliyor, ama devlet bir dilekçeye dayanarak vatandaş karıştırır diye resmi bir karar veriyor.
Ortada gerçek bir kafa karışıklığı yok, var sayılan bir kafa karışıklığı var, ve bu var sayım, gerçek bir siyasi partinin adını değiştirmesi için yeterli sebep sayılıyor.
190 parti nereden çıktı
Bu var sayımı anlamak için önce büyük resme bakmak gerekiyor. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı sicilinde şu anda 190 kayıtlı siyasi parti var. Bunun nedeni tesadüf değil, sistem böyle kurulmuş: Siyasi Partiler Kanunu bir parti kurmayı görece ucuz ve hızlı bir işleme çeviriyor, kuruluş için gereken imza ve teşkilatlanma eşiği düşük tutuluyor.
Sonuç olarak siyaset sahnesine giriş kolaylaşıyor, on bir tane "yeni" kökenli isim aynı sicilde yan yana durabiliyor. Ama bu kalabalığın kendisi bile, yukarıda anlatılan seçmeni gerçekten şaşırtmıyor. Şaşırtan, bu kalabalığın ortasından sadece birinin çekilip devlet eliyle hedef gösterilmesi.
Bir dilekçe, otuz gün
Meselenin hukuki iskeleti bu zeminin üzerine oturuyor. Yenilik Partisi 2020'den beri sicilde. Genel Başkanı Öztürk Yılmaz, 28 Temmuz'da Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı'na başvurdu, yeni kurulan Yeni Parti ile kendi partilerinin adının seçmen zihninde karışacağını iddia etti.
2820 sayılı kanun bir partinin adının başka bir partiyle karıştırılma ihtimali taşımasını yasaklıyor, ama bu ihtimalin nasıl ölçüleceğine dair net bir formül yok, karar büyük ölçüde Başsavcılığın takdirine kalıyor.
Dilekçedeki gerekçelerden biri de bu takdirin ne kadar gevşek bir zemine oturduğunu gösteriyor. Haberlere yansıyan dilekçe metnine göre, "Yeni" ile "Yenilik"in Türkçe konuşan vatandaş tarafından ayırt edilemeyeceği iddia ediliyor, ama bu iddia ispatlanırken şöyle bir cümleye başvuruluyor: eğer Türkiye İngiltere olsaydı, dilimiz İngilizce olsaydı, bu iki kelime İngiliz vatandaşlarınca kolayca ayırt edilebilirdi.
Yani Türkçe konuşan bir vatandaşın Yeni ile Yenilik'i karıştıracağını ispatlamaya çalışan bir metin, kendi tezini desteklemek için bambaşka bir dile, hatta hiç var olmayan bir Türkiye tahayyülüne başvurmak zorunda kaldı.
Kimse rahatsız olmamıştı
Aynı sicilde Yeniden Refah ile Yeniden Diriliş yıllardır yan yana duruyor, kimse bir karışıklık bildirmedi. Yeni Çağ ile Yeni Yüzyıl'ın da seçmen tarafından ayırt edilemeyeceği iddia edilebilirdi, edilmedi. Beş yıl boyunca bu on bir isim arasında gerçekten kaybolan, yanlış kutuya oy atan, seçim sonrası ben başka bir yere oy vermiştim diyen kaç seçmen çıktı, bunu ölçen hiçbir çalışma yok, çünkü böyle bir seçmen zaten yok. Kurum da bunu biliyor, aksi halde on bir isme aynı anda itiraz ederdi. Mesele hiçbir zaman seçmenin kafa karışıklığı olmadı, mesele kimin yeni dediğinde kimin kulağının çınladığı.
Bir vedanın arkasındaki semboller
24 Temmuz'da Özgür Özel, 91 milletvekiliyle birlikte otuz dört yıllık CHP üyeliğine son verdi. Arka planda, partiyi görevden alan mutlak butlan kararı ve Kemal Kılıçdaroğlu'nun genel başkanlığa dönüşüyle tırmanan bir kriz vardı.
Özel, TBMM kürsüsünden yaptığı veda konuşmasında iktidarın dayattığını söylediği kontrollü muhalefet senaryosunu reddettiğini açıkladı. Kuruluş dilekçesini imzaladığı tarih tesadüf değildi, Lozan Antlaşması'nın yüz üçüncü yıl dönümüne denk getirildi. İmza töreninin arkasında bir Atatürk portresi asılıydı. Sembol üstüne sembol kuruldu, çünkü bu sıradan bir parti kuruluşu değildi, TBMM'de CHP'yi 135 vekilden 44'e düşürüp yeni oluşumu 91 vekille resmi ana muhalefet koltuğuna oturtan bir deprem oldu.
O gün televizyon karşısında oturan, telefonundan gelişmeleri anlık takip eden seçmen bu depremin her saniyesini izledi. Aynı seçmenden, üç hafta sonra bu partinin adını hatırlayamayacağı varsayılıyor.
Kulak neden birden keskinleşti
Tam bu noktada, kurulduktan dört gün sonra, uzun süredir sicilde bekleyen küçük bir parti aniden dilbilimsel bir hassasiyet geliştirdi. Devlet, beş yıldır yan yana duran on yeni kökenli isimden hiçbirine ilişmemişken, meclisin ikinci büyük grubunu temsil eden partiye otuz gün süre tanıdı, Anayasa Mahkemesi tehdidini masaya koydu.
Bu seçmen için soyut bir hukuk tartışması değil. Kongre takvimi isim krizine takılırsa, kuruluş süreci zamanında tamamlanamazsa, partinin seçime katılma yeterliliği bile gündeme gelebiliyor. Yani gündemi saniyesi saniyesine takip eden, hiçbir zaman gerçekten karışmamış olan seçmenin oyu, kendisinin hiç karıştırmadığı bir isim yüzünden sandıkta karşılıksız kalabilir.
Tapu davası
Kulislere yansıyan bilgilere göre masada konuşulan alternatifler de bu tabloyu tamamlıyor: Yeni Değişim Partisi, Yeni Başlangıç Partisi, Türkiye'nin Yeni Partisi. Bu isimler henüz teyit edilmiş bir karar değil, sadece parti çevrelerinden sızan öneriler. Ama üçü de yine aynı kökten olması manidar.
Demek ki mesele yeni kelimesinden kurtulmak değil, o kelimenin hangi kapıda asılı duracağını belirlemek. Bir tapu davası, iki genel merkez arasında yürüyor. Bu davanın tarafı olmayan tek kişi, adı hiç geçmeyen ama sonucundan en çok etkilenecek olan kişi: hiçbir zaman karıştırmamış, ama şimdi başkalarının onun adına iddia ettiği bir karışıklığın faturasını ödeyecek olan seçmen.
Son söz
Bir ülke düşünün, on bir siyasi parti aynı kelimeyi paylaşıyor, kimsenin sesi çıkmıyor, seçmen gündemi saniye saniye takip ediyor, kimin kim olduğunu gayet iyi biliyor. Ama o kelimeyi en son kullanan, meclisin en büyük ikinci grubu olduğu an, devlet birden var olmayan bir kafa karışıklığını gerekçe gösteriyor, otuz gün süre veriyor, Anayasa Mahkemesi'ni işaret ediyor. Seçmenin kafası karışmasın diye başlatıldığı söylenen bu süreç, hiç karışmamış bir kafanın icat edilmesiyle yürütülüyor.
Türkiye'de yeni olmak serbest, yeter ki kimseyi gerçekten rahatsız edecek kadar büyümeyesin...
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Erkan Erdem / Köşe Yazarı
Yeni kelimesinin tapusu
Bir seçmen düşünün. Elinde oy pusulası, gözü satırlar arasında geziniyor. Yeniden Refah, Yeniden Diriliş, Yeniden Doğuş, Yeniden Umut, Yeni Çağ, Yeni Türkiye, Yeni Yol, Yeni Yüzyıl, Yenilik, Yenilik Partisi'nin yanına iliştirilmiş bir de "Yeni Parti." On bir tane.
Türkiye siyasetinin hayal gücü, son yirmi yılda tek bir sıfatın etrafında dönüp durmuş. Kimse "taze," "körpe," "filiz" gibi bir kelime bulamamış, herkes aynı çekmeceye elini atmış. Bu kalabalığın ortasında, geçen ay bir parti çıkıp diğerine "benim adımı çalıyorsun" dedi. Yargıtay da ona hak verdi.
Ama asıl ilginç kısmı, bu kararın dayandığı varsayımda saklı. Bursa'da bir kahvede oturan adamı düşünün: hangi vekilin hangi partiden istifa ettiğini, hangi salonda kimin kürsüye çıktığını ezbere sayabiliyor. Yani ortada Yeni ile Yenilik'i karıştıran bir seçmen yok, olması da beklenmiyor zaten, çünkü bir ülkenin siyasetini bu kadar yakından takip eden bir toplum, iki kelimeyi ayırt edemeyecek kadar dikkatsiz değil.
Asıl ironi tam burada: seçmenin karıştırmayacağını herkes biliyor, ama devlet bir dilekçeye dayanarak vatandaş karıştırır diye resmi bir karar veriyor.
Ortada gerçek bir kafa karışıklığı yok, var sayılan bir kafa karışıklığı var, ve bu var sayım, gerçek bir siyasi partinin adını değiştirmesi için yeterli sebep sayılıyor.
190 parti nereden çıktı
Bu var sayımı anlamak için önce büyük resme bakmak gerekiyor. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı sicilinde şu anda 190 kayıtlı siyasi parti var. Bunun nedeni tesadüf değil, sistem böyle kurulmuş: Siyasi Partiler Kanunu bir parti kurmayı görece ucuz ve hızlı bir işleme çeviriyor, kuruluş için gereken imza ve teşkilatlanma eşiği düşük tutuluyor.
Sonuç olarak siyaset sahnesine giriş kolaylaşıyor, on bir tane "yeni" kökenli isim aynı sicilde yan yana durabiliyor. Ama bu kalabalığın kendisi bile, yukarıda anlatılan seçmeni gerçekten şaşırtmıyor. Şaşırtan, bu kalabalığın ortasından sadece birinin çekilip devlet eliyle hedef gösterilmesi.
Bir dilekçe, otuz gün
Meselenin hukuki iskeleti bu zeminin üzerine oturuyor. Yenilik Partisi 2020'den beri sicilde. Genel Başkanı Öztürk Yılmaz, 28 Temmuz'da Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı'na başvurdu, yeni kurulan Yeni Parti ile kendi partilerinin adının seçmen zihninde karışacağını iddia etti.
2820 sayılı kanun bir partinin adının başka bir partiyle karıştırılma ihtimali taşımasını yasaklıyor, ama bu ihtimalin nasıl ölçüleceğine dair net bir formül yok, karar büyük ölçüde Başsavcılığın takdirine kalıyor.
Dilekçedeki gerekçelerden biri de bu takdirin ne kadar gevşek bir zemine oturduğunu gösteriyor. Haberlere yansıyan dilekçe metnine göre, "Yeni" ile "Yenilik"in Türkçe konuşan vatandaş tarafından ayırt edilemeyeceği iddia ediliyor, ama bu iddia ispatlanırken şöyle bir cümleye başvuruluyor: eğer Türkiye İngiltere olsaydı, dilimiz İngilizce olsaydı, bu iki kelime İngiliz vatandaşlarınca kolayca ayırt edilebilirdi.
Yani Türkçe konuşan bir vatandaşın Yeni ile Yenilik'i karıştıracağını ispatlamaya çalışan bir metin, kendi tezini desteklemek için bambaşka bir dile, hatta hiç var olmayan bir Türkiye tahayyülüne başvurmak zorunda kaldı.
Kimse rahatsız olmamıştı
Aynı sicilde Yeniden Refah ile Yeniden Diriliş yıllardır yan yana duruyor, kimse bir karışıklık bildirmedi. Yeni Çağ ile Yeni Yüzyıl'ın da seçmen tarafından ayırt edilemeyeceği iddia edilebilirdi, edilmedi. Beş yıl boyunca bu on bir isim arasında gerçekten kaybolan, yanlış kutuya oy atan, seçim sonrası ben başka bir yere oy vermiştim diyen kaç seçmen çıktı, bunu ölçen hiçbir çalışma yok, çünkü böyle bir seçmen zaten yok. Kurum da bunu biliyor, aksi halde on bir isme aynı anda itiraz ederdi. Mesele hiçbir zaman seçmenin kafa karışıklığı olmadı, mesele kimin yeni dediğinde kimin kulağının çınladığı.
Bir vedanın arkasındaki semboller
24 Temmuz'da Özgür Özel, 91 milletvekiliyle birlikte otuz dört yıllık CHP üyeliğine son verdi. Arka planda, partiyi görevden alan mutlak butlan kararı ve Kemal Kılıçdaroğlu'nun genel başkanlığa dönüşüyle tırmanan bir kriz vardı.
Özel, TBMM kürsüsünden yaptığı veda konuşmasında iktidarın dayattığını söylediği kontrollü muhalefet senaryosunu reddettiğini açıkladı. Kuruluş dilekçesini imzaladığı tarih tesadüf değildi, Lozan Antlaşması'nın yüz üçüncü yıl dönümüne denk getirildi. İmza töreninin arkasında bir Atatürk portresi asılıydı. Sembol üstüne sembol kuruldu, çünkü bu sıradan bir parti kuruluşu değildi, TBMM'de CHP'yi 135 vekilden 44'e düşürüp yeni oluşumu 91 vekille resmi ana muhalefet koltuğuna oturtan bir deprem oldu.
O gün televizyon karşısında oturan, telefonundan gelişmeleri anlık takip eden seçmen bu depremin her saniyesini izledi. Aynı seçmenden, üç hafta sonra bu partinin adını hatırlayamayacağı varsayılıyor.
Kulak neden birden keskinleşti
Tam bu noktada, kurulduktan dört gün sonra, uzun süredir sicilde bekleyen küçük bir parti aniden dilbilimsel bir hassasiyet geliştirdi. Devlet, beş yıldır yan yana duran on yeni kökenli isimden hiçbirine ilişmemişken, meclisin ikinci büyük grubunu temsil eden partiye otuz gün süre tanıdı, Anayasa Mahkemesi tehdidini masaya koydu.
Bu seçmen için soyut bir hukuk tartışması değil. Kongre takvimi isim krizine takılırsa, kuruluş süreci zamanında tamamlanamazsa, partinin seçime katılma yeterliliği bile gündeme gelebiliyor. Yani gündemi saniyesi saniyesine takip eden, hiçbir zaman gerçekten karışmamış olan seçmenin oyu, kendisinin hiç karıştırmadığı bir isim yüzünden sandıkta karşılıksız kalabilir.
Tapu davası
Kulislere yansıyan bilgilere göre masada konuşulan alternatifler de bu tabloyu tamamlıyor: Yeni Değişim Partisi, Yeni Başlangıç Partisi, Türkiye'nin Yeni Partisi. Bu isimler henüz teyit edilmiş bir karar değil, sadece parti çevrelerinden sızan öneriler. Ama üçü de yine aynı kökten olması manidar.
Demek ki mesele yeni kelimesinden kurtulmak değil, o kelimenin hangi kapıda asılı duracağını belirlemek. Bir tapu davası, iki genel merkez arasında yürüyor. Bu davanın tarafı olmayan tek kişi, adı hiç geçmeyen ama sonucundan en çok etkilenecek olan kişi: hiçbir zaman karıştırmamış, ama şimdi başkalarının onun adına iddia ettiği bir karışıklığın faturasını ödeyecek olan seçmen.
Son söz
Bir ülke düşünün, on bir siyasi parti aynı kelimeyi paylaşıyor, kimsenin sesi çıkmıyor, seçmen gündemi saniye saniye takip ediyor, kimin kim olduğunu gayet iyi biliyor. Ama o kelimeyi en son kullanan, meclisin en büyük ikinci grubu olduğu an, devlet birden var olmayan bir kafa karışıklığını gerekçe gösteriyor, otuz gün süre veriyor, Anayasa Mahkemesi'ni işaret ediyor. Seçmenin kafası karışmasın diye başlatıldığı söylenen bu süreç, hiç karışmamış bir kafanın icat edilmesiyle yürütülüyor.
Türkiye'de yeni olmak serbest, yeter ki kimseyi gerçekten rahatsız edecek kadar büyümeyesin...