Veri bizden, kâr onlardan: Dijital sömürünün görünmeyen yüzü
Yazının Giriş Tarihi: 20.11.2025 12:10
Yazının Güncellenme Tarihi: 20.11.2025 12:10
Her sabah telefonu elimize alıyoruz.
Ekranı kaydırıyoruz, arama yapıyoruz, bir videoya gülüyoruz.
O sırada, bizim hakkımızda yüzlerce küçük bilgi bir yerlerde kayda geçiyor.
Ne izledik, ne satın aldık, ne düşündük…
Biz ekranı kullanıyoruz sanıyoruz ama aslında o bizi kullanıyor.
Yeni çağın sömürüsü artık cepte: veri sömürgeciliği.
Bir ülkenin ekonomik bağımlılığını anlamak için artık petrol variline, maden rezervine veya ithalat faturasına bakılmıyor.
Yeni ölçü birimi çok daha küçük ve görünmez: bit başına kâr.
Bugün Türkiye, her gün milyarlarca kez veri üretiyor.
Ancak bu veriden elde edilen gelirin neredeyse tamamı ülke dışına akıyor.
Üstelik öyle küçük, yuvarlak bir rakamdan söz etmiyoruz.
Türkiye’nin dijital sömürge statüsünü anlamak için tek tek bakmamız gereken sert ekonomik göstergeler var.
BIG TECH’İN PİYASA DEĞERİ: DÜNYA EKONOMİSİNİN YÜZDE 10’U
Apple, Microsoft, Google (Alphabet), Meta ve Amazon’un toplam piyasa değeri 13 trilyon doları geçti.
Bu rakam, dünya ekonomisinin yaklaşık yüzde 10’u.
Tek tek bakınca tablo daha çarpıcı:
Microsoft: 3,8 trilyon dolar
Apple: 3 trilyon dolar
Alphabet: 2,9 trilyon dolar
Amazon: 2 trilyon dolar
Meta: 1,8 trilyon dolar
Bu beş şirketin değeri, 205 ülkenin 200’ünün GSYH’sından büyük.
Ve bu servet üretilirken kullanılan ham madde, bizim günlük hayatlarımız: Aramalarımız, mesajlarımız, sohbetlerimiz fotoğraflarımız, tüketim alışkanlıklarımız.
TÜRKİYE’NİN BIG TECH’E SAĞLADIĞI GELİR: GÖRÜNEN KISIM YILDA EN AZ 50 MİLYAR TL
Bu şirketler gelirlerini ülke bazında açıklamıyor.
Bu nedenle rakamları sadece sektör raporları, reklam pazarları ve tahmini gelir dağılımları üzerinden hesaplayabiliyoruz.
Türkiye pazarına dair en tutarlı tahminler şöyle:
Google Türkiye: 20–22 milyar TL
Meta (Instagram + Facebook + WhatsApp): 10–12 milyar TL
Amazon Türkiye: 13–16 milyar TL
Netflix Türkiye: 4–5 milyar TL
Toplam görünür kısım: 47–55 milyar TL.
Ve bu hesaplamada kritik bir şey yok: Bulut hizmetleri, lojistik anlaşmaları, B2B yazılım satışları, veri işleme gelirleri, reklam komisyonları, algoritmik optimizasyon satışları…
Yani buzdağının üçte ikisi görünmüyor.
Gerçek rakam muhtemelen 70–80 milyar TL bandında.
Türkiye’nin yıllık maden ihracatı yaklaşık 6 milyar dolar.
Türkiye’nin Big Tech’e taşıdığı veri büyüklüğü ise onların bize sattığı hizmetle değil, bizden topladıkları veriyle kâr yaratıyor.
NEDEN BU KAZANCI ÖĞRENEMİYORUZ?
Çünkü dijital ekonomi, Türkiye gibi ülkelerde “pazar” olarak tasarlandı, “ortak” olarak değil.
Bu devler gelirlerini bölgesel raporlarla saklıyor:
Avrupa, Orta Doğu ve Afrika toplamı bir kalemde gösteriliyor.
Ülkesel dağılım şeffaf değil.
Türkiye’nin rekabet otoriteleri ise yalnızca reklam gelirlerine odaklanıyor.
Oysa asıl para: bulut bilişim, yapay zekâ eğitim verileri, lokasyon verileri, kullanıcı davranış haritaları…
Hiçbirinin muhasebesi Türkiye’de değil.
Yani ülke her gün milyarlarca veri üretiyor, ama ülke o verinin ekonomik karşılığını bile göremiyor.
Bu yalnızca bir teknoloji politikası değil: Bu, çağımızın yeni kapitülasyonu.
DİJİTAL SÖMÜRGECİLİĞİN EKONOMİK MODELİ
Eski sömürgecilik: ham madde → Avrupa’ya gider → işlenir → pahalı ürün olarak geri satılır.
Bugünkü sömürgecilik: veri → ABD merkezlerine gider → işlenir → algoritma olarak geri satılır.
Ve biz yine “ham madde sağlayıcı” ülkeyiz.
Türkiye’de:
Her gün 45 milyon aktif Instagram kullanıcısı
Her ay 60 milyon YouTube kullanıcısı
Her gün 2,5 milyar Google araması
Her gün 1,7 milyar WhatsApp mesajı
Her gün 35 milyon TikTok kullanıcısı
sayısal olarak veri sağlıyor.
Günlük toplam veri üretimi: 3,5 – 4 petabayt.
Bu veri, yurtdışındaki sunucularda işleniyor.
Çünkü Türkiye, veri işleme altyapısında kendi merkezlerini geliştirmedi.
DİJİTAL DÜZENİN İLK KURBANI: BEBEKLİKTEN BAŞLAYAN VERİ ÜRETİMİ
Üç yaşındaki bir çocuğa sadece yemek yesin diye telefon yada tablet uzatılması, artık ebeveynlik pratiğinden çok daha fazlasını anlatıyor. Bu sahne, dijital ekonominin en küçük yaştan itibaren her anı veri üreten bir nüfus yaratmaya ayarlı olduğunu gösteren en keskin işaretlerden biri. Çocuk, daha konuşmayı öğrenmeden ekran tarafından tanınıyor; izleme süresi, dikkat aralığı, renk tercihi, tepki hızı ve davranış örüntüsü algoritmalar tarafından kayda alınıyor. Yani modern sömürgecilik yalnızca yetişkinleri değil; ekrana bakan her çocuğu, her saniyeyi, her mini etkileşimi geleceğin ekonomik ham maddesine dönüştürüyor.
Dijital düzen çocukları sakinleştirmiyor, şekillendiriyor; susturmuyor, sınıflandırıyor. Ve böylece, veri sömürgeciliğinin en sessiz ama en kalıcı cephesi, bir çocuğun önüne konulan ekranla başlıyor.
EKRAN BAĞIMLILIĞI: VERİ EKONOMİSİNİN SİSTEMLİ OLARAK TEŞVİK ETTİĞİ BAĞIMLILIK
Dünya Sağlık Örgütü ve çok sayıda ülkedeki araştırma merkezleri, çocuk ve gençlerde ekran süresinin artışıyla dikkat dağınıklığı, uyku bozukluğu ve kaygı düzeyleri arasında doğrudan ilişki olduğunu gösteren çalışmalar yayımlıyor; bazı ülkelerde bu durum “davranışsal bağımlılık” çerçevesinde tartışılıyor. Ekran bağımlılığı denilen olgu, aslında tesadüfi değil: Platformlar, kullanıcıların ekranda geçirdiği süreyi artırmak için nörobilim temelli tasarımlar, sonsuz kaydırma,dopamin tetikleyicileri, otomatik oynatma ve bildirim mekanizmaları kullanıyor. Yani bireysel bir irade zayıflığı değil, ekonomik modeli “daha çok veri, daha uzun süre” üzerine kurulu bir düzenle karşı karşıyayız.
Ekran başında geçirilen her ekstra dakika, hem yeni veri üretimi hem de yeni reklam geliri anlamına geliyor. Böylece ekran bağımlılığı, klinik ve psikolojik bir sorun olmanın ötesinde, dijital sömürgeciliğin en görünür ama en normalleştirilmiş araçlarından birine dönüşüyor: İnsan zihni, dikkatini korumaya çalışan bir özne olmaktan çıkıyor; şirket bilançolarının satır aralarında yer alan, ölçülebilir ve yönetilebilir bir metrik hâline geliyor.
DİJİTAL GÜCÜ KAYBEDEN ÜLKE KENDİ KENDİNİ YÖNETEMEZ
Bir ülkenin verisi başka ülkelerin şirketlerinde işleniyorsa, o ülke kendi vatandaşını tanımazken başkaları onu çok iyi tanır hale gelir. Bu da artık ekonomik bir mesele olmaktan çıkar; yönetme gücünün kaybına dönüşür. Çünkü seçim dönemindeki davranıştan, kriz anındaki toplumsal tepkilere; tüketim alışkanlıklarından kamuoyu eğilimlerine kadar her şey dışarıdan okunabilir ve yönlendirilebilir hale gelir.
Veri elinde olmayan devlet, depremde, salgında, ekonomik çalkantıda bile kendi toplumunun gerçek fotoğrafını göremez. Böyle bir düzende ülkenin kaderini belirleyen şey sandık değil, ekranların arkasındaki algoritmalar olur. Kısacası, dijital gücünü kaybeden bir ülke, kendi kendini yönetme kapasitesini de yavaş yavaş kaybeder.
DİJİTAL SINIF MESELESİ: EŞİTSİZLİĞİN YENİ HATTI
Dijital sömürgecilik yalnızca ekonomi politiği dönüştürmüyor; toplumdaki sınıfsal ayrımları da derinleştiriyor. Yoksul hanelerde ekran süresi dramatik biçimde daha yüksek; bu durum hem ekran bağımlılığı riskini artırıyor hem de dikkat, öğrenme ve bilişsel gelişim üzerinde uzun vadeli tahribat yaratıyor.
Orta ve üst sınıf çocukları dijital eğitimi seçici şekilde kullanırken, alt sınıflarda ekran çoğu zaman çocuğu oyalamanın tek yolu haline geliyor. Bu fark, gelecekte eğitim başarısında eşitsizliği büyütüyor; düşük eğitim başarısı ise ucuz iş gücü ve düşük nitelikli dijital emek döngüsünü yeniden üretiyor. Böylece veri ekonomisi yalnızca veriyi sömürmüyor; aynı zamanda sınıfsal kırılmayı dijital davranış üzerinden derinleştiren yeni bir eşitsizlik rejimi yaratıyor.
Bu nedenle dijital egemenlik mücadelesi aynı zamanda bir sınıf mücadelesidir: Dikkati korunamayan kuşak, geleceğin en kırılgan emek gücüne dönüşür.
YAPAY ZEKA: VERİYİ KULLANAN DEĞİL, VERİDEN BESLENEN DEVLER
2025 itibarıyla OpenAI’nin yani bilinen adıyla ChatGPT nin piyasa değeri 500 milyar doları geçti.
Yıllık gelirleri 10 milyar dolar sınırında şimdilik.
Bu gelirin önemli bir bölümü nereden geliyor?
Abonelik ücretleri
Kurumsal API satışları
Eğitim verisi olarak kullanılan kullanıcı içerikleri
Küresel davranış modelleri
Dil verisi
Kişisel yazım tarzları
Bir başka deyişle: Bizden.
Türkiye bu sistemlerin en büyük kullanıcılardan biri: 2024–2025 döneminde tahmini aktif kullanıcı sayısı 6,5 – 7 milyon.
Ama OpenAI’nin veri yerleşimi hizmetinde Türkiye yok.
Yani Türkiye’de yazdığın her kelime, duygu, düşünce
büyük olasılıkla ABD orijinli sunucularda işleniyor.
Veriyi biz sağlıyoruz, algoritmayı onlar geliştiriyor, kârı onlar alıyor.
Ve hatta bugün öyle bir noktadayız ki, insanlar yapay zekayla sohbet ederken tereddütsüzce en mahrem düşüncelerini paylaşabiliyor; bu da kişisel sırların bile artık küresel algoritmaların hammaddesine dönüştüğü bir zihniyetin yerleştiğini gösteriyor.
Türkiye dijital ekonomide hızla büyüyen bir pazar.
Ama pazar olmak üretici olmak demek değildir.
Türkiye’nin veri ekonomisine ilişkin en kritik açık şudur:
Türkiye veri üretiyor.
Veriyi topluyor.
Veriyi işleyen sistemleri kullanıyor.
Ancak veriden doğan ekonomik değerin yüzde 1’ine bile sahip değil.
Bu oran enerji bağımlılığından çok daha tehlikeli:
Enerji taşınır, veri taşınmadan da yönetilebilir.
Enerji krizi görünürdür, veri krizi sessizdir.
Dijital bağımlılık ilerledikçe,
bir ülke kendi yurttaşını bile tanıyan algoritmalara sahip olamaz.
NE YAPMALIYIZ?
1. Zorunlu Ülkesel Gelir Açıklaması:
Türkiye, Big Tech’e “Türkiye’deki geliri ayrı raporlama zorunluluğu” getirmeli.
Bu adım, Hindistan ve Avustralya’da uygulandı.
Gelir kaybı yaşayan şirket olmadı.
2. Veri Depolama Zorunluluğu:
Türkiye’de depolanan veri oranı yüzde 10’un altında.
Bu oran 3 yıl içinde yüzde 60’a çıkarılabilir.
3. Ulusal Veri Düzenleyicisi:
Reklam Kurulu veya BTK bu iş için yeterli değil.
ABD’de Federal Trade Commission, AB’de Data Governance Board var.
Türkiye’de benzer bir kurum yok.
4. Kamu Verisi Yasası
Türkiye’de belediyeler ve kamu kurumları her yıl ortalama 3 milyar satır veri üretiyor.
Bu verinin önemli bir bölümü dış danışmanlıklarla yurtdışına çıkıyor.
Bu bir ulusal güvenlik sorunudur.
5. Yerli Büyük Dil Modeli ve Algoritma Yatırımı
Türkiye şu anda yılda yalnızca 180 milyon dolar yapay zekâ yatırımına sahipken, Güney Kore 3,2 milyar dolar, Birleşik Arap Emirlikleri 2,6 milyar dolar ayırıyor; ABD ise 2024’teki 109 milyar dolarlık yatırımın üzerine 2025’te yalnızca büyük teknoloji şirketleri üzerinden 300–400 milyar dolar daha koymaya hazırlanıyor. Bu tablo, Türkiye’nin dijital geleceğini dışarıdan satın alınan teknolojilere emanet ettiği sürece bu yarışta değil, bu yarışın sonuçlarını kabullenmek zorunda kalan ülkeler arasında kalacağını gösteriyor.
GELECEĞİN EN BÜYÜK SAVAŞI VERİNİN SAHİPLİĞİ ÜZERİNE OLACAK
Bir ülke kendi elektriğini üretemezse karanlıkta kalır. Ama kendi verisini yönetemezse, kendi toplumunu tanıyamaz.
Bugün dijital devlerin kurduğu düzen açık: Veriyi biz sağlıyoruz, modeli onlar kuruyor, kârı onlar alıyor, risk bize kalıyor.
Bu düzen değişmezse, Türkiye gelecekte enerji bağımlısı değil, algoritma bağımlısı bir ülkeye dönüşecek.
Ve bağımlılığın görünmeyeni, her zaman en tehlikelisidir.
SÖZÜN SONU
Eğer bu düzeni değiştirmezsek, veriyi biz üretirken geleceği başkaları yazacak; biz ekrana bakarken onlar bizim ülkemizin kaderini kodlayacak.
ERKAN ERDEM
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Erkan Erdem
Veri bizden, kâr onlardan: Dijital sömürünün görünmeyen yüzü
BIG TECH’İN PİYASA DEĞERİ: DÜNYA EKONOMİSİNİN YÜZDE 10’U
Apple, Microsoft, Google (Alphabet), Meta ve Amazon’un toplam piyasa değeri 13 trilyon doları geçti. Bu rakam, dünya ekonomisinin yaklaşık yüzde 10’u. Tek tek bakınca tablo daha çarpıcı: Microsoft: 3,8 trilyon dolar Apple: 3 trilyon dolar Alphabet: 2,9 trilyon dolar Amazon: 2 trilyon dolar Meta: 1,8 trilyon dolar Bu beş şirketin değeri, 205 ülkenin 200’ünün GSYH’sından büyük. Ve bu servet üretilirken kullanılan ham madde, bizim günlük hayatlarımız: Aramalarımız, mesajlarımız, sohbetlerimiz fotoğraflarımız, tüketim alışkanlıklarımız.TÜRKİYE’NİN BIG TECH’E SAĞLADIĞI GELİR: GÖRÜNEN KISIM YILDA EN AZ 50 MİLYAR TL
Bu şirketler gelirlerini ülke bazında açıklamıyor. Bu nedenle rakamları sadece sektör raporları, reklam pazarları ve tahmini gelir dağılımları üzerinden hesaplayabiliyoruz. Türkiye pazarına dair en tutarlı tahminler şöyle: Google Türkiye: 20–22 milyar TL Meta (Instagram + Facebook + WhatsApp): 10–12 milyar TL Amazon Türkiye: 13–16 milyar TL Netflix Türkiye: 4–5 milyar TL Toplam görünür kısım: 47–55 milyar TL. Ve bu hesaplamada kritik bir şey yok: Bulut hizmetleri, lojistik anlaşmaları, B2B yazılım satışları, veri işleme gelirleri, reklam komisyonları, algoritmik optimizasyon satışları… Yani buzdağının üçte ikisi görünmüyor. Gerçek rakam muhtemelen 70–80 milyar TL bandında. Türkiye’nin yıllık maden ihracatı yaklaşık 6 milyar dolar. Türkiye’nin Big Tech’e taşıdığı veri büyüklüğü ise onların bize sattığı hizmetle değil, bizden topladıkları veriyle kâr yaratıyor.NEDEN BU KAZANCI ÖĞRENEMİYORUZ?
Çünkü dijital ekonomi, Türkiye gibi ülkelerde “pazar” olarak tasarlandı, “ortak” olarak değil. Bu devler gelirlerini bölgesel raporlarla saklıyor: Avrupa, Orta Doğu ve Afrika toplamı bir kalemde gösteriliyor. Ülkesel dağılım şeffaf değil. Türkiye’nin rekabet otoriteleri ise yalnızca reklam gelirlerine odaklanıyor. Oysa asıl para: bulut bilişim, yapay zekâ eğitim verileri, lokasyon verileri, kullanıcı davranış haritaları… Hiçbirinin muhasebesi Türkiye’de değil. Yani ülke her gün milyarlarca veri üretiyor, ama ülke o verinin ekonomik karşılığını bile göremiyor. Bu yalnızca bir teknoloji politikası değil: Bu, çağımızın yeni kapitülasyonu.DİJİTAL SÖMÜRGECİLİĞİN EKONOMİK MODELİ
Eski sömürgecilik: ham madde → Avrupa’ya gider → işlenir → pahalı ürün olarak geri satılır. Bugünkü sömürgecilik: veri → ABD merkezlerine gider → işlenir → algoritma olarak geri satılır. Ve biz yine “ham madde sağlayıcı” ülkeyiz. Türkiye’de: Her gün 45 milyon aktif Instagram kullanıcısı Her ay 60 milyon YouTube kullanıcısı Her gün 2,5 milyar Google araması Her gün 1,7 milyar WhatsApp mesajı Her gün 35 milyon TikTok kullanıcısı sayısal olarak veri sağlıyor. Günlük toplam veri üretimi: 3,5 – 4 petabayt. Bu veri, yurtdışındaki sunucularda işleniyor. Çünkü Türkiye, veri işleme altyapısında kendi merkezlerini geliştirmedi.DİJİTAL DÜZENİN İLK KURBANI: BEBEKLİKTEN BAŞLAYAN VERİ ÜRETİMİ
Üç yaşındaki bir çocuğa sadece yemek yesin diye telefon yada tablet uzatılması, artık ebeveynlik pratiğinden çok daha fazlasını anlatıyor. Bu sahne, dijital ekonominin en küçük yaştan itibaren her anı veri üreten bir nüfus yaratmaya ayarlı olduğunu gösteren en keskin işaretlerden biri. Çocuk, daha konuşmayı öğrenmeden ekran tarafından tanınıyor; izleme süresi, dikkat aralığı, renk tercihi, tepki hızı ve davranış örüntüsü algoritmalar tarafından kayda alınıyor. Yani modern sömürgecilik yalnızca yetişkinleri değil; ekrana bakan her çocuğu, her saniyeyi, her mini etkileşimi geleceğin ekonomik ham maddesine dönüştürüyor. Dijital düzen çocukları sakinleştirmiyor, şekillendiriyor; susturmuyor, sınıflandırıyor. Ve böylece, veri sömürgeciliğinin en sessiz ama en kalıcı cephesi, bir çocuğun önüne konulan ekranla başlıyor.EKRAN BAĞIMLILIĞI: VERİ EKONOMİSİNİN SİSTEMLİ OLARAK TEŞVİK ETTİĞİ BAĞIMLILIK
Dünya Sağlık Örgütü ve çok sayıda ülkedeki araştırma merkezleri, çocuk ve gençlerde ekran süresinin artışıyla dikkat dağınıklığı, uyku bozukluğu ve kaygı düzeyleri arasında doğrudan ilişki olduğunu gösteren çalışmalar yayımlıyor; bazı ülkelerde bu durum “davranışsal bağımlılık” çerçevesinde tartışılıyor. Ekran bağımlılığı denilen olgu, aslında tesadüfi değil: Platformlar, kullanıcıların ekranda geçirdiği süreyi artırmak için nörobilim temelli tasarımlar, sonsuz kaydırma,dopamin tetikleyicileri, otomatik oynatma ve bildirim mekanizmaları kullanıyor. Yani bireysel bir irade zayıflığı değil, ekonomik modeli “daha çok veri, daha uzun süre” üzerine kurulu bir düzenle karşı karşıyayız. Ekran başında geçirilen her ekstra dakika, hem yeni veri üretimi hem de yeni reklam geliri anlamına geliyor. Böylece ekran bağımlılığı, klinik ve psikolojik bir sorun olmanın ötesinde, dijital sömürgeciliğin en görünür ama en normalleştirilmiş araçlarından birine dönüşüyor: İnsan zihni, dikkatini korumaya çalışan bir özne olmaktan çıkıyor; şirket bilançolarının satır aralarında yer alan, ölçülebilir ve yönetilebilir bir metrik hâline geliyor.DİJİTAL GÜCÜ KAYBEDEN ÜLKE KENDİ KENDİNİ YÖNETEMEZ
Bir ülkenin verisi başka ülkelerin şirketlerinde işleniyorsa, o ülke kendi vatandaşını tanımazken başkaları onu çok iyi tanır hale gelir. Bu da artık ekonomik bir mesele olmaktan çıkar; yönetme gücünün kaybına dönüşür. Çünkü seçim dönemindeki davranıştan, kriz anındaki toplumsal tepkilere; tüketim alışkanlıklarından kamuoyu eğilimlerine kadar her şey dışarıdan okunabilir ve yönlendirilebilir hale gelir. Veri elinde olmayan devlet, depremde, salgında, ekonomik çalkantıda bile kendi toplumunun gerçek fotoğrafını göremez. Böyle bir düzende ülkenin kaderini belirleyen şey sandık değil, ekranların arkasındaki algoritmalar olur. Kısacası, dijital gücünü kaybeden bir ülke, kendi kendini yönetme kapasitesini de yavaş yavaş kaybeder.DİJİTAL SINIF MESELESİ: EŞİTSİZLİĞİN YENİ HATTI
Dijital sömürgecilik yalnızca ekonomi politiği dönüştürmüyor; toplumdaki sınıfsal ayrımları da derinleştiriyor. Yoksul hanelerde ekran süresi dramatik biçimde daha yüksek; bu durum hem ekran bağımlılığı riskini artırıyor hem de dikkat, öğrenme ve bilişsel gelişim üzerinde uzun vadeli tahribat yaratıyor. Orta ve üst sınıf çocukları dijital eğitimi seçici şekilde kullanırken, alt sınıflarda ekran çoğu zaman çocuğu oyalamanın tek yolu haline geliyor. Bu fark, gelecekte eğitim başarısında eşitsizliği büyütüyor; düşük eğitim başarısı ise ucuz iş gücü ve düşük nitelikli dijital emek döngüsünü yeniden üretiyor. Böylece veri ekonomisi yalnızca veriyi sömürmüyor; aynı zamanda sınıfsal kırılmayı dijital davranış üzerinden derinleştiren yeni bir eşitsizlik rejimi yaratıyor. Bu nedenle dijital egemenlik mücadelesi aynı zamanda bir sınıf mücadelesidir: Dikkati korunamayan kuşak, geleceğin en kırılgan emek gücüne dönüşür.YAPAY ZEKA: VERİYİ KULLANAN DEĞİL, VERİDEN BESLENEN DEVLER
2025 itibarıyla OpenAI’nin yani bilinen adıyla ChatGPT nin piyasa değeri 500 milyar doları geçti. Yıllık gelirleri 10 milyar dolar sınırında şimdilik. Bu gelirin önemli bir bölümü nereden geliyor? Abonelik ücretleri Kurumsal API satışları Eğitim verisi olarak kullanılan kullanıcı içerikleri Küresel davranış modelleri Dil verisi Kişisel yazım tarzları Bir başka deyişle: Bizden. Türkiye bu sistemlerin en büyük kullanıcılardan biri: 2024–2025 döneminde tahmini aktif kullanıcı sayısı 6,5 – 7 milyon. Ama OpenAI’nin veri yerleşimi hizmetinde Türkiye yok. Yani Türkiye’de yazdığın her kelime, duygu, düşünce büyük olasılıkla ABD orijinli sunucularda işleniyor. Veriyi biz sağlıyoruz, algoritmayı onlar geliştiriyor, kârı onlar alıyor. Ve hatta bugün öyle bir noktadayız ki, insanlar yapay zekayla sohbet ederken tereddütsüzce en mahrem düşüncelerini paylaşabiliyor; bu da kişisel sırların bile artık küresel algoritmaların hammaddesine dönüştüğü bir zihniyetin yerleştiğini gösteriyor.TÜRKİYE’NİN DİJİTAL DENKLEMİ: ÜRETİCİ DEĞİL, BESLEYİCİ
Türkiye dijital ekonomide hızla büyüyen bir pazar. Ama pazar olmak üretici olmak demek değildir. Türkiye’nin veri ekonomisine ilişkin en kritik açık şudur: Türkiye veri üretiyor. Veriyi topluyor. Veriyi işleyen sistemleri kullanıyor. Ancak veriden doğan ekonomik değerin yüzde 1’ine bile sahip değil. Bu oran enerji bağımlılığından çok daha tehlikeli: Enerji taşınır, veri taşınmadan da yönetilebilir. Enerji krizi görünürdür, veri krizi sessizdir. Dijital bağımlılık ilerledikçe, bir ülke kendi yurttaşını bile tanıyan algoritmalara sahip olamaz.NE YAPMALIYIZ?
1. Zorunlu Ülkesel Gelir Açıklaması: Türkiye, Big Tech’e “Türkiye’deki geliri ayrı raporlama zorunluluğu” getirmeli. Bu adım, Hindistan ve Avustralya’da uygulandı. Gelir kaybı yaşayan şirket olmadı. 2. Veri Depolama Zorunluluğu: Türkiye’de depolanan veri oranı yüzde 10’un altında. Bu oran 3 yıl içinde yüzde 60’a çıkarılabilir. 3. Ulusal Veri Düzenleyicisi: Reklam Kurulu veya BTK bu iş için yeterli değil. ABD’de Federal Trade Commission, AB’de Data Governance Board var. Türkiye’de benzer bir kurum yok. 4. Kamu Verisi Yasası Türkiye’de belediyeler ve kamu kurumları her yıl ortalama 3 milyar satır veri üretiyor. Bu verinin önemli bir bölümü dış danışmanlıklarla yurtdışına çıkıyor. Bu bir ulusal güvenlik sorunudur.5. Yerli Büyük Dil Modeli ve Algoritma Yatırımı
Türkiye şu anda yılda yalnızca 180 milyon dolar yapay zekâ yatırımına sahipken, Güney Kore 3,2 milyar dolar, Birleşik Arap Emirlikleri 2,6 milyar dolar ayırıyor; ABD ise 2024’teki 109 milyar dolarlık yatırımın üzerine 2025’te yalnızca büyük teknoloji şirketleri üzerinden 300–400 milyar dolar daha koymaya hazırlanıyor. Bu tablo, Türkiye’nin dijital geleceğini dışarıdan satın alınan teknolojilere emanet ettiği sürece bu yarışta değil, bu yarışın sonuçlarını kabullenmek zorunda kalan ülkeler arasında kalacağını gösteriyor.GELECEĞİN EN BÜYÜK SAVAŞI VERİNİN SAHİPLİĞİ ÜZERİNE OLACAK
Bir ülke kendi elektriğini üretemezse karanlıkta kalır. Ama kendi verisini yönetemezse, kendi toplumunu tanıyamaz. Bugün dijital devlerin kurduğu düzen açık: Veriyi biz sağlıyoruz, modeli onlar kuruyor, kârı onlar alıyor, risk bize kalıyor. Bu düzen değişmezse, Türkiye gelecekte enerji bağımlısı değil, algoritma bağımlısı bir ülkeye dönüşecek. Ve bağımlılığın görünmeyeni, her zaman en tehlikelisidir.SÖZÜN SONU
Eğer bu düzeni değiştirmezsek, veriyi biz üretirken geleceği başkaları yazacak; biz ekrana bakarken onlar bizim ülkemizin kaderini kodlayacak. ERKAN ERDEM