Hava Durumu
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文

Perişan edilen her şey bizim meselemizdir

Yazının Giriş Tarihi: 21.05.2026 11:02
Yazının Güncellenme Tarihi: 21.05.2026 11:13

“Perişan olan her şey bizimdir.” — Ahmet Telli

Bazı cümleler yalnızca birer edebi imge veya meydanlarda haykırılacak kuru sloganlar değildir. Onlar bir memleketin ruhsal, ahlaki ve fiziki aynasıdır.

Bugün bu ülkede yaşayan herkesin içine en çok dokunan, vicdanını en çok sızlatan şey ne yazık ki sadece yoksulluğun kendisi değil; o yoksulluğun dehşet verici bir hızla kanıksanması ve sıradanlaşmasıdır. Çünkü artık neredeyse hiçbir şeye şaşırmıyoruz.

Kuruyan bir göle bakıyoruz, iç çekip başımızı çeviriyoruz. Geçinemediği için pazar artıklarını toplayan bir emekliyi görüyoruz, “hayat pahalı” deyip geçiyoruz. Çiftçi borç batağında üretimden kopuyor, biz bir sonraki sosyal medya haberine kayıyoruz. Bir çocuk, okul sıralarında olması gerekirken ağır işçilik altında ezilirken karşımıza çıkıyor; anlık bir hüzünden sonra gündem hızla değişiyor.

Türkiye’nin asıl büyük kırılması tam burada başladı: Büyük, gürültülü felaketlerde değil, sinsi ve küçük sessizliklerde.

Alışarak çökmek ve yapısal tahribat

Çünkü bir ülke bazen büyük patlamalarla, savaşlarla çökmez. Alışarak çöker. Toprak verimsizleşir, insanlar sabretmeyi bir erdem sanıp öğrenir. Maaşlar enflasyon karşısında mum gibi erir, hayatlar görünmez bir cenderede küçülür. Kentler beton kulelerle büyür ama içindeki insan daralır, yalnızlaşır.

Sonra ortaya tuhaf, yabancılaşmış bir düzen çıkar: Herkesin derin bir derdi vardır ama kimsenin bir başkasının derdine derman olacak vakti, dermanı kalmamıştır.

Oysa bu perişanlık hali gökten zembille inen, kaçınılmaz bir doğa kanunu ya da basit bir şanssızlık değildir. Karşımızda adı net olarak konulması gereken bilinçli bir siyasi-ekonomik tercih, kurumsallaşmış bir neoliberal talan mekanizması vardır.

İnsanın emeği ucuzlatılmakta, doğanın ve kamusal varlıkların değeri denetimsiz bir sermaye hırsıyla sıfırlanmaktadır. Üstelik bu düzende yoksulluk, ortadan kaldırılması gereken bir toplumsal ayıp değil; verilerle maskelenen, sosyal yardımlarla yönetilebilir kılınan soğuk bir istatistiğe dönüştürülmektedir.

En tehlikeli eşik ise tam burada aşılıyor: İnsanlar artık daha iyi ve onurlu bir yaşam kurmayı değil, sadece "daha kötüye düşmemeyi" hedefliyor. Gelecek hissinin aşınması, bir çocuğun hayal kurmayı erken yaşta bırakması, işte bu bilinçli kuşatmanın bir sonucudur.

Sessizliğin ötesi: İnatçı direnişler

Ancak toplumu tamamen bu "öğrenilmiş çaresizlik" sarmalına teslim olmuş bir yığın olarak görmek, bu ülkenin damarlarındaki asıl gücü ıskalamak demektir. Yazılan karamsar senaryoların aksine, bu topraklarda herkes başını çevirip gitmiyor.

Akbelen’den Kirazlıyayla’ya, İliç’ten Kazdağları’na kadar kuruyan göller, kesilen asırlık zeytin ağaçları için iş makinelerinin önüne dikilen köylüleri ve çevre aktivistlerini görmezden gelemeyiz.

Hakları gasp edildiği için fabrika önlerinde aylarca direnen güvencesiz işçileri, meydanları terk etmeyen emeklileri, çocuk işçiliğiyle ve çocuk istismarıyla adliye koridorlarında inatla mücadele eden sivil toplum ağlarını yok sayamayız. Toplum bütünüyle teslim olmamıştır; sadece sesini duyuracağı, birleşeceği kanalları aramaktadır.

Bir memlekette perişan edilen şeyler çoğaldığında, o haksızlık zinciri er ya da geç uzayarak sırayı eninde sonunda herkese getirir. Dolayısıyla, bu kriz anlatısının panzehri köşemize çekilip felaketin bize ulaşmasını beklemek değil; o zinciri kıracak kolektif iradeyi ve örgütlü dayanışmayı bugünden kuşanmaktır.

Vicdanı eyleme dökmek: Çıkış yolu

Bu yüzden mesele sadece rakamlardan ibaret bir ekonomi meselesi değil, en temelde bir kolektif vicdan ve varoluş meselesidir. İnsan bazen sadece kendi hayatının yükünden değil, başkasının uğradığı adaletsizliğe karşı üretilen o ağır sessizlikten de yorulur.

Bu yorgunluğu aşmanın yegane yolu, soyut dertlenmelerden sıyrılıp somut, yerel ve ulusal düzeyde dayanışma ağlarını yeniden örmektir.

Bir göl yalnızca o yörenin ya da çevrecilerin meselesi değildir; o göl hepimizin nefesidir. Bir işçinin güvencesizliği, bir kuryenin güvencesiz ölümü yalnızca sendikanın konusu değildir; emeğin haysiyetidir. Çiftçinin icralık borcu sadece köylünün problemi değildir; soframızın geleceğidir.

Mademki bunların hepsi aynı adaletsiz sermaye ve rant hikayesinin parçalarıdır, o halde çözüm de bu parçaları birleştiren ortak bir toplumsal barikat ve dayanışma pratiği inşa etmektir.

Mahallemizdeki yoksullaşan komşudan, ülkenin öbür ucundaki maden faciasına kadar her acıya sivil bir öfke, hukuki bir takip ve örgütlü bir yardımlaşma ile yanıt vermek zorundayız.

Yeniden hatırlamak ve her sabah bıkmadan hatırlatmak gerekiyor: Perişan edilen şeyler ne kadar çoğalırsa çoğalsın, yan yana durmayı başardığımız, birinin acısını diğerinin mücadelesi kıldığımız gün bu kuşatma kırılacaktır.

Çünkü perişan edilen her şey bizim meselemizse, o perişanlığı bitirecek, adaleti ve aydınlık bir geleceği bu topraklarda yeniden kökleştirecek olan ortak irade de bizimdir.

Yorum Ekle
Gönderilen yorumların küfür, hakaret ve suç unsuru içermemesi gerektiğini okurlarımıza önemle hatırlatırız!
Yorumlar (0)
Yükleniyor..
logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.