Son zamanlarda fark ettiniz mi?
Herkes aynı şeyi söylüyor: “Zaman çok hızlı geçiyor.”
Eskiden bir gün daha uzun değil miydi?
Bir hafta bu kadar çabuk biter miydi?
Yoksa gerçekten zaman mı hızlandı?
Belki de sorun zamanın kendisinde değil, bizim onunla kurduğumuz ilişkide.
Bugün artık her şey daha hızlı.
İnternet daha hızlı, üretim daha hızlı, iletişim daha hızlı…
Ama en çok biz hızlandık.
Bir videoyu açıyoruz, 1x hızında izlemek sabır istiyor.
2x’e alıyoruz.
15 dakikalık video bile uzun geliyor.
Hatta çoğu zaman ilk birkaç saniyede karar veriyoruz: İzleyecek miyiz, geçecek miyiz?
Sosyal medya profesyonelleri artık ilk 3 saniye için savaşıyor.
Çünkü biliyorlar ki, o 3 saniyede dikkat çekemezlerse izleyici çoktan gitmiş oluyor.
Kitap okuma alışkanlıklarımız bile değişti.
Saatlerce sayfa çevirdiğimiz günlerin yerini, hızlı tüketilen içerikler aldı.
Bilgiyi derinlemesine sindirmek yerine, yüzeysel ama hızlı erişilebilir hale getirdik.
Sadece dijitalde mi böyleyiz?
Hayır.
Sokağa çıkın ve etrafınıza bakın.
Özellikle büyük şehirlerde…
Hiçbir yere yetişme zorunluluğu olmayan insanlar bile hızlı yürüyor.
Sanki görünmeyen bir kronometre var ve herkes onunla yarışıyor.
Çünkü biz artık hızın içinde yaşıyoruz.
Hızlı üretmek, hızlı tüketmek, hızlı karar vermek zorundayız gibi hissediyoruz.
Peki ama gerçekten zaman hızlanıyor olabilir mi?
Bilim bu konuda oldukça net.
Zaman, bizim hislerimize göre değişen bir şey değil.
Hatta günümüzde zamanı ölçme biçimimiz, insanlık tarihindeki en hassas noktasında.
Bugün “1 saniye” dediğimiz şey, artık güneşe ya da dünyanın dönüşüne göre belirlenmiyor.
Modern zaman ölçümü, sezyum atomuna dayanıyor.
Bir saniye; bir sezyum-133 atomunun belirli bir enerji seviyesindeki geçişi sırasında yaydığı radyasyonun 9.192.631.770 titreşimi olarak tanımlanıyor.
Yani zaman, artık gökyüzüne bakarak değil, atomların içindeki titreşimleri sayarak ölçülüyor.
Bu kadar hassas bir sistemde zamanın “hızlanması” ya da “yavaşlaması” gibi bir durum söz konusu değil.
Peki ya Dünya?
Dünya’nın dönüşü sabit mi?
Aslında değil.
Dünya, çok küçük oranlarda da olsa zamanla yavaşlıyor.
Gelgit etkileri, ayın çekim gücü ve jeofiziksel süreçler nedeniyle bir günün uzunluğu milisaniyeler seviyesinde artabiliyor.
Hatta bu yüzden belirli aralıklarla “artık saniye” ekleniyor.
Yani teknik olarak günlerimiz çok ama çok küçük bir oranda uzuyor.
Ama bu fark… bizim hissedebileceğimiz bir şey değil.
Ne günlük hayatımızda ne de algımızda bir karşılığı var.
Yani bilimsel olarak baktığımızda:
Zaman hızlanmıyor.
Hatta çok küçük bir ölçekte yavaşlıyor bile denebilir.
Peki biz neden tam tersini hissediyoruz?
Çünkü biz zamanı yaşamıyoruz artık… tüketiyoruz.
Dikkat süremiz kısaldı.
Sabır eşiğimiz düştü.
Beklemek, durmak, sindirmek zor geliyor.
Bir şey ne kadar hızlıysa o kadar değerli gibi hissediyoruz.
Yavaş olan her şey ise sıkıcı.
Ama belki de asıl mesele şu:
Biz hayatı hızlandırdıkça, zihnimiz daha fazla şeyi daha kısa sürede deneyimliyor.
Ve bu yoğunluk, bize zamanın daha hızlı geçtiği hissini veriyor.
Eskiden bir günün içinde daha az uyaran vardı.
Daha az ekran, daha az içerik, daha az bildirim…
Bugün ise tek bir günün içine onlarca video, yüzlerce mesaj, sayısız bilgi sığdırıyoruz.
Zaman aynı kalıyor.
Ama biz, o zamanın içine daha fazla “şey” sıkıştırıyoruz.
Ve belki de bu yüzden…
Her şeyi bu kadar hızlandırmaya çalıştığımız bir dünyada,
zamanın hızlandığını düşünmemiz
kaçınılmaz oluyor.
Teknolojiyi ve teknolojinin insan ile bağlantısını bu köşede konuşmaya devam ediyor olacağız.
Soru ve yorumlarınız için;
ahmet@senayer.com
senayer.com
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Ahmet Şenayer
Zaman hızlandı mı?
Son zamanlarda fark ettiniz mi?
Herkes aynı şeyi söylüyor: “Zaman çok hızlı geçiyor.”
Eskiden bir gün daha uzun değil miydi?
Bir hafta bu kadar çabuk biter miydi?
Yoksa gerçekten zaman mı hızlandı?
Belki de sorun zamanın kendisinde değil, bizim onunla kurduğumuz ilişkide.
Bugün artık her şey daha hızlı.
İnternet daha hızlı, üretim daha hızlı, iletişim daha hızlı…
Ama en çok biz hızlandık.
Bir videoyu açıyoruz, 1x hızında izlemek sabır istiyor.
2x’e alıyoruz.
15 dakikalık video bile uzun geliyor.
Hatta çoğu zaman ilk birkaç saniyede karar veriyoruz: İzleyecek miyiz, geçecek miyiz?
Sosyal medya profesyonelleri artık ilk 3 saniye için savaşıyor.
Çünkü biliyorlar ki, o 3 saniyede dikkat çekemezlerse izleyici çoktan gitmiş oluyor.
Kitap okuma alışkanlıklarımız bile değişti.
Saatlerce sayfa çevirdiğimiz günlerin yerini, hızlı tüketilen içerikler aldı.
Bilgiyi derinlemesine sindirmek yerine, yüzeysel ama hızlı erişilebilir hale getirdik.
Sadece dijitalde mi böyleyiz?
Hayır.
Sokağa çıkın ve etrafınıza bakın.
Özellikle büyük şehirlerde…
Hiçbir yere yetişme zorunluluğu olmayan insanlar bile hızlı yürüyor.
Sanki görünmeyen bir kronometre var ve herkes onunla yarışıyor.
Çünkü biz artık hızın içinde yaşıyoruz.
Hızlı üretmek, hızlı tüketmek, hızlı karar vermek zorundayız gibi hissediyoruz.
Peki ama gerçekten zaman hızlanıyor olabilir mi?
Bilim bu konuda oldukça net.
Zaman, bizim hislerimize göre değişen bir şey değil.
Hatta günümüzde zamanı ölçme biçimimiz, insanlık tarihindeki en hassas noktasında.
Bugün “1 saniye” dediğimiz şey, artık güneşe ya da dünyanın dönüşüne göre belirlenmiyor.
Modern zaman ölçümü, sezyum atomuna dayanıyor.
Bir saniye; bir sezyum-133 atomunun belirli bir enerji seviyesindeki geçişi sırasında yaydığı radyasyonun 9.192.631.770 titreşimi olarak tanımlanıyor.
Yani zaman, artık gökyüzüne bakarak değil, atomların içindeki titreşimleri sayarak ölçülüyor.
Bu kadar hassas bir sistemde zamanın “hızlanması” ya da “yavaşlaması” gibi bir durum söz konusu değil.
Peki ya Dünya?
Dünya’nın dönüşü sabit mi?
Aslında değil.
Dünya, çok küçük oranlarda da olsa zamanla yavaşlıyor.
Gelgit etkileri, ayın çekim gücü ve jeofiziksel süreçler nedeniyle bir günün uzunluğu milisaniyeler seviyesinde artabiliyor.
Hatta bu yüzden belirli aralıklarla “artık saniye” ekleniyor.
Yani teknik olarak günlerimiz çok ama çok küçük bir oranda uzuyor.
Ama bu fark… bizim hissedebileceğimiz bir şey değil.
Ne günlük hayatımızda ne de algımızda bir karşılığı var.
Yani bilimsel olarak baktığımızda:
Zaman hızlanmıyor.
Hatta çok küçük bir ölçekte yavaşlıyor bile denebilir.
Peki biz neden tam tersini hissediyoruz?
Çünkü biz zamanı yaşamıyoruz artık… tüketiyoruz.
Dikkat süremiz kısaldı.
Sabır eşiğimiz düştü.
Beklemek, durmak, sindirmek zor geliyor.
Bir şey ne kadar hızlıysa o kadar değerli gibi hissediyoruz.
Yavaş olan her şey ise sıkıcı.
Ama belki de asıl mesele şu:
Biz hayatı hızlandırdıkça, zihnimiz daha fazla şeyi daha kısa sürede deneyimliyor.
Ve bu yoğunluk, bize zamanın daha hızlı geçtiği hissini veriyor.
Eskiden bir günün içinde daha az uyaran vardı.
Daha az ekran, daha az içerik, daha az bildirim…
Bugün ise tek bir günün içine onlarca video, yüzlerce mesaj, sayısız bilgi sığdırıyoruz.
Zaman aynı kalıyor.
Ama biz, o zamanın içine daha fazla “şey” sıkıştırıyoruz.
Ve belki de bu yüzden…
Her şeyi bu kadar hızlandırmaya çalıştığımız bir dünyada,
zamanın hızlandığını düşünmemiz
kaçınılmaz oluyor.
Teknolojiyi ve teknolojinin insan ile bağlantısını bu köşede konuşmaya devam ediyor olacağız.
Soru ve yorumlarınız için;
ahmet@senayer.com
senayer.com