Bir arkadaşınızla kahve içerken bahsettiğiniz bir ürünü, telefonu elinize aldığınız anda karşınızda gördüğünüz oldu mu?
Çoğumuz için bu artık sıradan.
Bugün nerede olduğumuz, ne yediğimiz, kiminle görüştüğümüz, hangi mekânda ne kadar süre geçirdiğimiz, hatta kaç saat uyuduğumuz bile dijital kayıtlara dönüşüyor. Attığımız adımlar, yaptığımız harcamalar, arama geçmişimiz, izlediğimiz videolar… Hepsi görünmez bir arşivin parçası.
Eskiden hatıralar insan hafızasında saklanırdı. Bugün hafıza sunucularda. Gençlikte yaptığımız bir paylaşım, on beş yıl sonra karşımıza çıkabiliyor. Bir iş görüşmesinde artık sadece diplomamız değil; LinkedIn profilimiz, Instagram paylaşımlarımız, hatta dijital duruşumuz değerlendiriliyor. CV yalnızca bir belge değil, bir dijital iz toplamı.
Gözetim ve değerlendirme artık fiziksel değil; dijital. Aslında bu durum yeni bir düşünce değil. Michel Foucault modern toplumları açıklarken “panoptikon” kavramına dikkat çekmişti. 18. yüzyılda tasarlanan bu hapishane modelinde ortada bir kule ve etrafında hücreler bulunur. Mahkûm, kulede gardiyan olup olmadığını bilmez; ama izleniyor olma ihtimali davranışını düzenlemeye yeter.
Panoptikonun gücü izlemekten değil, izlenme ihtimalinden gelir.
Bugün trafikte bir MOBESE kamerası gördüğümüzde hızımızı düşürüyoruz. Yanımızdan bir polis aracı geçerken telefonumuzu elimizden bırakıyoruz. İzlenmek değil, izleniyor olabileceğimizi bilmek disipline ediyor.
George Orwell’ın “Big Brother is watching you” sözü boşuna söylenmiş değil gibi.
Veri toplamanın belirgin kırılım noktalarından biri Sanayi Devrimi’ydi. Önceleri sabit mesai saatleri olmayan tarım işçiliği, fabrikalarda giriş-çıkış saatlerinin kaydedilmesiyle değişti. Zaman ölçülmeye, verim hesaplanmaya başlandı. Saat, yalnızca zamanı gösteren bir araç değil; insanı disipline eden bir mekanizmaya dönüştü. Ardından nüfus sayımları başladı. Bu sayımlar sadece ülkede kaç kişinin yaşadığını öğrenmek için değil; vergilendirme ve askerlik gibi yönetimsel amaçlarla yapıldı. Kayıt altına alınan her veri, bir yönetim ve güç aracına dönüştü.
Bugün ise gözetim cebimizde. Akıllı telefonlarımız, akıllı saatlerimiz, uygulamalarımız… Kullandığımız her teknolojik araç aynı zamanda veri üretiyor. Eskiden bu kadar görünür değildik. Şimdi neredeyse her an kayıt altındayız.
Peki bu tamamen zorla mı? Hayır.
Kimse bizi akıllı telefon kullanmaya mecbur etmiyor. Fakat telefonsuz bir bankacılık işlemi yapmak, resmî bir başvuru gerçekleştirmek, hatta sosyal ilişkileri sürdürmek ne kadar mümkün? Teknoloji zorunlu olmayabilir; ama vazgeçilmez hâle gelmiş durumda.
Ve işin ilginç tarafı şu: Bu görünürlük yalnızca kontrol üretmiyor, kolaylık da üretiyor.
Evet, konuştuğumuz ürünün karşımıza çıkması rahatsız edici olabilir. Ama aynı algoritmalar bize ihtiyacımız olan hizmeti daha hızlı sunuyor. Navigasyon uygulamaları trafiği analiz ederek en kısa yolu gösteriyor. Müzik platformları ruh hâlimize uygun öneriler yapıyor. Alışveriş siteleri aradığımız ürünü saniyeler içinde bulmamızı sağlıyor.
Algoritma bizi tanıyor.
Bizi tanıdığı ölçüde işimizi kolaylaştırıyor. Sorun belki de gözetimin varlığı değil; gözetimin sınırlarının belirsizliği. Teknoloji geliştikçe görünürlüğümüz arttı. Eskiden hayatımızın büyük kısmı özel alanımızda kalırken, bugün dijital iz bırakmadan yaşamak neredeyse imkânsız. Artık yalnızca fiziksel değil, dijital bir kimliğimiz de var. Ve bu kimlik sürekli göz önünde.
Peki bu veri ve teknoloji çağında davranışlarımızı nasıl şekillendirmeliyiz?
En önemlisi dijital farkındalık. Hangi uygulamanın hangi verimizi işlediğini bilmek, uygulama izinlerini okumak ve “ücretsiz” hiçbir hizmetin gerçekten ücretsiz olmadığını anlamak gerekir. Örneğin WhatsApp gibi milyarlarca kullanıcıya sahip bir uygulamanın gelir modelinin veriyle ilişkili olduğunu düşünmek şaşırtıcı değildir.
Bir diğer yaklaşım dijital minimalizmdir. Kendimize şu soruyu sormalıyız: Her şeyi paylaşmak zorunda mıyım? Teknoloji bir ihtiyaç olabilir; ama görünürlük bir zorunluluk değildir.
Son olarak, teknolojiyi kullanırken gardiyan biz olmalıyız. Algoritmaları tanımalı, ekran süremizi kontrol etmeli ve yeteneklerimizi köreltecek ölçüde vakit harcamaktan kaçınmalıyız. Bildirimleri ve uygulama izinlerini yönetmeliyiz.
Panoptikon çağında özgürlük, görünmez olmak değil; görünürken bilinçli olmaktır. Farkındalıkla attığımız adımlar bizi yanlış yollara sürüklemez.
Teknoloji üzerine, teknoloji için konuşmaya devam edeceğiz.
Tüm soru ve yorumlarınız için iletişime geçmekten çekinmeyiz.
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Ahmet Şenayer
Her an görünür olmak
Bir arkadaşınızla kahve içerken bahsettiğiniz bir ürünü, telefonu elinize aldığınız anda karşınızda gördüğünüz oldu mu?
Çoğumuz için bu artık sıradan.
Bugün nerede olduğumuz, ne yediğimiz, kiminle görüştüğümüz, hangi mekânda ne kadar süre geçirdiğimiz, hatta kaç saat uyuduğumuz bile dijital kayıtlara dönüşüyor. Attığımız adımlar, yaptığımız harcamalar, arama geçmişimiz, izlediğimiz videolar… Hepsi görünmez bir arşivin parçası.
Eskiden hatıralar insan hafızasında saklanırdı. Bugün hafıza sunucularda. Gençlikte yaptığımız bir paylaşım, on beş yıl sonra karşımıza çıkabiliyor. Bir iş görüşmesinde artık sadece diplomamız değil; LinkedIn profilimiz, Instagram paylaşımlarımız, hatta dijital duruşumuz değerlendiriliyor. CV yalnızca bir belge değil, bir dijital iz toplamı.
Gözetim ve değerlendirme artık fiziksel değil; dijital. Aslında bu durum yeni bir düşünce değil. Michel Foucault modern toplumları açıklarken “panoptikon” kavramına dikkat çekmişti. 18. yüzyılda tasarlanan bu hapishane modelinde ortada bir kule ve etrafında hücreler bulunur. Mahkûm, kulede gardiyan olup olmadığını bilmez; ama izleniyor olma ihtimali davranışını düzenlemeye yeter.
Panoptikonun gücü izlemekten değil, izlenme ihtimalinden gelir.
Bugün trafikte bir MOBESE kamerası gördüğümüzde hızımızı düşürüyoruz. Yanımızdan bir polis aracı geçerken telefonumuzu elimizden bırakıyoruz. İzlenmek değil, izleniyor olabileceğimizi bilmek disipline ediyor.
George Orwell’ın “Big Brother is watching you” sözü boşuna söylenmiş değil gibi.
Veri toplamanın belirgin kırılım noktalarından biri Sanayi Devrimi’ydi. Önceleri sabit mesai saatleri olmayan tarım işçiliği, fabrikalarda giriş-çıkış saatlerinin kaydedilmesiyle değişti. Zaman ölçülmeye, verim hesaplanmaya başlandı. Saat, yalnızca zamanı gösteren bir araç değil; insanı disipline eden bir mekanizmaya dönüştü. Ardından nüfus sayımları başladı. Bu sayımlar sadece ülkede kaç kişinin yaşadığını öğrenmek için değil; vergilendirme ve askerlik gibi yönetimsel amaçlarla yapıldı. Kayıt altına alınan her veri, bir yönetim ve güç aracına dönüştü.
Bugün ise gözetim cebimizde. Akıllı telefonlarımız, akıllı saatlerimiz, uygulamalarımız… Kullandığımız her teknolojik araç aynı zamanda veri üretiyor. Eskiden bu kadar görünür değildik. Şimdi neredeyse her an kayıt altındayız.
Peki bu tamamen zorla mı? Hayır.
Kimse bizi akıllı telefon kullanmaya mecbur etmiyor. Fakat telefonsuz bir bankacılık işlemi yapmak, resmî bir başvuru gerçekleştirmek, hatta sosyal ilişkileri sürdürmek ne kadar mümkün? Teknoloji zorunlu olmayabilir; ama vazgeçilmez hâle gelmiş durumda.
Ve işin ilginç tarafı şu: Bu görünürlük yalnızca kontrol üretmiyor, kolaylık da üretiyor.
Evet, konuştuğumuz ürünün karşımıza çıkması rahatsız edici olabilir. Ama aynı algoritmalar bize ihtiyacımız olan hizmeti daha hızlı sunuyor. Navigasyon uygulamaları trafiği analiz ederek en kısa yolu gösteriyor. Müzik platformları ruh hâlimize uygun öneriler yapıyor. Alışveriş siteleri aradığımız ürünü saniyeler içinde bulmamızı sağlıyor.
Algoritma bizi tanıyor.
Bizi tanıdığı ölçüde işimizi kolaylaştırıyor. Sorun belki de gözetimin varlığı değil; gözetimin sınırlarının belirsizliği. Teknoloji geliştikçe görünürlüğümüz arttı. Eskiden hayatımızın büyük kısmı özel alanımızda kalırken, bugün dijital iz bırakmadan yaşamak neredeyse imkânsız. Artık yalnızca fiziksel değil, dijital bir kimliğimiz de var. Ve bu kimlik sürekli göz önünde.
Peki bu veri ve teknoloji çağında davranışlarımızı nasıl şekillendirmeliyiz?
En önemlisi dijital farkındalık. Hangi uygulamanın hangi verimizi işlediğini bilmek, uygulama izinlerini okumak ve “ücretsiz” hiçbir hizmetin gerçekten ücretsiz olmadığını anlamak gerekir. Örneğin WhatsApp gibi milyarlarca kullanıcıya sahip bir uygulamanın gelir modelinin veriyle ilişkili olduğunu düşünmek şaşırtıcı değildir.
Bir diğer yaklaşım dijital minimalizmdir. Kendimize şu soruyu sormalıyız: Her şeyi paylaşmak zorunda mıyım? Teknoloji bir ihtiyaç olabilir; ama görünürlük bir zorunluluk değildir.
Son olarak, teknolojiyi kullanırken gardiyan biz olmalıyız. Algoritmaları tanımalı, ekran süremizi kontrol etmeli ve yeteneklerimizi köreltecek ölçüde vakit harcamaktan kaçınmalıyız. Bildirimleri ve uygulama izinlerini yönetmeliyiz.
Panoptikon çağında özgürlük, görünmez olmak değil; görünürken bilinçli olmaktır. Farkındalıkla attığımız adımlar bizi yanlış yollara sürüklemez.
Teknoloji üzerine, teknoloji için konuşmaya devam edeceğiz.
Tüm soru ve yorumlarınız için iletişime geçmekten çekinmeyiz.
senayer.com
ahmet@senayer.com