Günlük hayatta kurduğumuz iletişimin neresindeyiz?
Yazının Giriş Tarihi: 02.03.2026 15:27
Yazının Güncellenme Tarihi: 02.03.2026 15:32
20.yüzyılda Henry Ford’un fordist bant sistemiyle görünür hale gelen üretimde yabancılaşma; üretim araçlarındaki teknolojik değişimin ilk farkındalıklarından biriydi. İşçi üretir ama ortaya çıkan ürün konusunda bir fikre sahip değildir. Bir araba üretilirken bant sistemindeki bir işçi sadece vida sıkmak ile görevlidir. Bu da ürettiği ürüne karşı kişiyi yabancılaştırır. Üretim süreci parçalara ayrıldıkça insan da o bütünün küçük ve değiştirilebilir bir parçasına dönüşür.
Şöyle tahayyül edebiliriz; otomotiv üretimi, yan sanayi ve servisleriyle birlikte Türkiye'de yaklaşık 4 milyon çalışan var. Neredeyse ülkenin %5'i! Peki bu 4 milyon kişiden kaçı tek başına bir araba yapabilir? Muhtemelen çok azı. Çünkü sistem, bütüncül bilgiyi değil, görev bazlı uzmanlığı teşvik eder. Herkes işini yapar ama kimse ortaya çıkan bütünün sahibi değildir.
Daha da güncel durumda gelişen teknoloji, üretim konusunda insanı sadece bir operatör haline getirmiştir. Kesim yapan makineyi çalıştırır, montaj yapan makineyi kontrol eder. Süreci başlatırız ama sürecin asıl üretici gücü makinedir. İnsan çoğu zaman gözeten, denetleyen, düğmeye basan konumdadır.
Peki bu teknoloji günlük hayatta kurduğumuz iletişimi nasıl şekillendirdi? Orada da operatör konumunda mıyız? Duygularımızı da artık doğrudan üretmek yerine, bir arayüz üzerinden mi yönetiyoruz?
Kız arkadaşımıza yazacağımız bir metinde yapay zekadan yardım alıyor muyuz? Ya da bir arkadaşımızın doğum gününü kutlarken kendi cümlelerimizi mi kullanıyoruz yoksa üretilen bir cümleyi mi iletiyoruz? Resmi bir mail atarken, özür dilerken, hatta teşekkür ederken bile “en doğru ton”u arayan araçlara başvuruyor muyuz?
Duygusal ifadenin bir emek olduğunu düşünürsek ve bu emek teknolojik araçlara devredildiğinde özne ile deneyim arasındaki bağ zayıflıyor. Çünkü emek yalnızca fiziksel değildir; insanın iç dünyasını kelimelere dökmesi de bir üretim biçimidir. Bir sevgiliye duygularını aktaramayan biri o sevginin öznesi midir yoksa süreci yöneten bir kullanıcı mı? Duyguyu hisseden başka, onu ifade eden başka bir mekanizma olduğunda arada görünmez bir mesafe oluşmaz mı?
Karl Marx’ın üretim alanında tarif ettiği kopuş, bugün iletişim araçlarımızda karşımıza çıkıyor: İnsan kendi duygusal emeğine yabancılaşıyor; bütünsel deneyimi parçalıyor, optimize ediyor ve özneyi süreçten geri çekiyor. Üretimdeki bant sistemi, sanki şimdi kelimelerin arasına kuruluyor.
Yere mendil düşürerek flörtleşen nesiller, mektupların ucunu yakan jenerasyon ve promt giren sevgililer.
Bu dönüşümü Marshall McLuhan “Medium is the message” önermesiyle anlatmak istemişti. McLuhan'a göre bir teknolojinin asıl etkisi içerikte değil, formdadır. Araç, insan algısını toplumsal yapıya dönüştürür. Yani kullandığımız araç, sadece ne söylediğimizi değil, nasıl düşündüğümüzü de biçimlendirir.
Telefon yalnızca iletişim kurmayı hızlandırmadı, mesafeyi yeniden tanımladı. Sosyal medya yalnızca paylaşımı artırmadı, kimliği performatif bir gösteriye dönüştürdü. Beğeni sayısı bir onay mekanizmasına, görünürlük bir değer ölçüsüne dönüştü.
Bugün “son görülme” saati bile bir iletişim biçimi.
Mesajı okuyup cevap vermemek bir tavır.
Mavi tik bir psikolojik gerilim unsuru.
Yani araç, sadece taşıyıcı değil; ilişkinin dinamiğini belirleyen bir aktör.
Artık spontane olan hesaplanmış olana, kırılgan olan dengelenmiş olana ve iletişim bir deneyim olmaktan çıkıp optimize edilmiş bir çıktıya benzemeye başlıyor. Hayatın içindeki doğallık yerini “en doğru ifade” arayışına bırakıyor.
Brené Brown’un dediği gibi:
“İnsan ilişkileri istatistiksel doğrulukla değil, kırılganlıkla inşa edilir.”
Bir özür düşünün.
Kelimeleri pürüzsüz, mantıklı, dengeli.
Ama içinde tereddüt yok.
Duraksama yok.
Yanlış kelime yok.
Oysa gerçek hayatta özürler biraz dağınıktır. İnsan bazen cümleyi yarım bırakır. Bazen yanlış kelimeyi seçer. Ama tam da o kusur, özrün samimiyetini taşır.
Artık iletişim bir karşılaşma, rastlantı olmaktan çıkmış durumda. Yerini bir işleme bırakıyor. Böylece risk azaltılıyor, duygular filtreleniyor, çatışma yumuşatılıyor. Oysa ki bir özrün değeri kusurlu oluşundan gelir. Bir itirafın gücü titrek oluşundan. İletişim tamamen steril hâle geldiğinde, insani olan da azalıyor.
Kolaylık adına, hız adına, doğru görünme adına; iletişimin Fordist bant sistemi kuruluyor: Duygu ve davranış promt olarak giriliyor, optimize edilmiş metin çıkıyor. Süreç verimli, sonuç etkili; fakat aidiyet tartışmalı.
Banttan çıkan ürün bize ait değilse üretme cesareti de yavaş yavaş kaybolacaktır. İnsan kurduğu cümle kadar vardır. O cümle ona ait değilse, alıntılar ile doluysa yabancılaşma artık varoluşsal bir hal alır. Bu yalnızca iletişim meselesi değil; kimlik meselesidir.
Bu köşede aslında en güncel teknolojik gelişimlerden, mikro yeniliklerden bahsedeceğiz. Ancak henüz insanlığın teknoloji karşısında toplumsal ve kültürel değişimlerinden çıkabilmiş değiliz. Günlük hayatta karşıma çıkan durumlar kalemimden bu cümlelerin dökülmesine sebep oldu. Küçük bir mesajlaşma anı, bir toplantı maili, bir kutlama metni bile bu dönüşümün izlerini taşıyor.
Bu köşede teknoloji ve insanı konuşmaya devam edeceğiz.
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Ahmet Şenayer
Günlük hayatta kurduğumuz iletişimin neresindeyiz?
20.yüzyılda Henry Ford’un fordist bant sistemiyle görünür hale gelen üretimde yabancılaşma; üretim araçlarındaki teknolojik değişimin ilk farkındalıklarından biriydi. İşçi üretir ama ortaya çıkan ürün konusunda bir fikre sahip değildir. Bir araba üretilirken bant sistemindeki bir işçi sadece vida sıkmak ile görevlidir. Bu da ürettiği ürüne karşı kişiyi yabancılaştırır. Üretim süreci parçalara ayrıldıkça insan da o bütünün küçük ve değiştirilebilir bir parçasına dönüşür.
Şöyle tahayyül edebiliriz; otomotiv üretimi, yan sanayi ve servisleriyle birlikte Türkiye'de yaklaşık 4 milyon çalışan var. Neredeyse ülkenin %5'i! Peki bu 4 milyon kişiden kaçı tek başına bir araba yapabilir? Muhtemelen çok azı. Çünkü sistem, bütüncül bilgiyi değil, görev bazlı uzmanlığı teşvik eder. Herkes işini yapar ama kimse ortaya çıkan bütünün sahibi değildir.
Daha da güncel durumda gelişen teknoloji, üretim konusunda insanı sadece bir operatör haline getirmiştir. Kesim yapan makineyi çalıştırır, montaj yapan makineyi kontrol eder. Süreci başlatırız ama sürecin asıl üretici gücü makinedir. İnsan çoğu zaman gözeten, denetleyen, düğmeye basan konumdadır.
Peki bu teknoloji günlük hayatta kurduğumuz iletişimi nasıl şekillendirdi? Orada da operatör konumunda mıyız? Duygularımızı da artık doğrudan üretmek yerine, bir arayüz üzerinden mi yönetiyoruz?
Kız arkadaşımıza yazacağımız bir metinde yapay zekadan yardım alıyor muyuz? Ya da bir arkadaşımızın doğum gününü kutlarken kendi cümlelerimizi mi kullanıyoruz yoksa üretilen bir cümleyi mi iletiyoruz? Resmi bir mail atarken, özür dilerken, hatta teşekkür ederken bile “en doğru ton”u arayan araçlara başvuruyor muyuz?
Duygusal ifadenin bir emek olduğunu düşünürsek ve bu emek teknolojik araçlara devredildiğinde özne ile deneyim arasındaki bağ zayıflıyor. Çünkü emek yalnızca fiziksel değildir; insanın iç dünyasını kelimelere dökmesi de bir üretim biçimidir. Bir sevgiliye duygularını aktaramayan biri o sevginin öznesi midir yoksa süreci yöneten bir kullanıcı mı? Duyguyu hisseden başka, onu ifade eden başka bir mekanizma olduğunda arada görünmez bir mesafe oluşmaz mı?
Karl Marx’ın üretim alanında tarif ettiği kopuş, bugün iletişim araçlarımızda karşımıza çıkıyor: İnsan kendi duygusal emeğine yabancılaşıyor; bütünsel deneyimi parçalıyor, optimize ediyor ve özneyi süreçten geri çekiyor. Üretimdeki bant sistemi, sanki şimdi kelimelerin arasına kuruluyor.
Yere mendil düşürerek flörtleşen nesiller, mektupların ucunu yakan jenerasyon ve promt giren sevgililer.
Bu dönüşümü Marshall McLuhan “Medium is the message” önermesiyle anlatmak istemişti. McLuhan'a göre bir teknolojinin asıl etkisi içerikte değil, formdadır. Araç, insan algısını toplumsal yapıya dönüştürür. Yani kullandığımız araç, sadece ne söylediğimizi değil, nasıl düşündüğümüzü de biçimlendirir.
Telefon yalnızca iletişim kurmayı hızlandırmadı, mesafeyi yeniden tanımladı. Sosyal medya yalnızca paylaşımı artırmadı, kimliği performatif bir gösteriye dönüştürdü. Beğeni sayısı bir onay mekanizmasına, görünürlük bir değer ölçüsüne dönüştü.
Bugün “son görülme” saati bile bir iletişim biçimi.
Mesajı okuyup cevap vermemek bir tavır.
Mavi tik bir psikolojik gerilim unsuru.
Yani araç, sadece taşıyıcı değil; ilişkinin dinamiğini belirleyen bir aktör.
Artık spontane olan hesaplanmış olana, kırılgan olan dengelenmiş olana ve iletişim bir deneyim olmaktan çıkıp optimize edilmiş bir çıktıya benzemeye başlıyor. Hayatın içindeki doğallık yerini “en doğru ifade” arayışına bırakıyor.
Brené Brown’un dediği gibi:
“İnsan ilişkileri istatistiksel doğrulukla değil, kırılganlıkla inşa edilir.”
Bir özür düşünün.
Kelimeleri pürüzsüz, mantıklı, dengeli.
Ama içinde tereddüt yok.
Duraksama yok.
Yanlış kelime yok.
Oysa gerçek hayatta özürler biraz dağınıktır. İnsan bazen cümleyi yarım bırakır. Bazen yanlış kelimeyi seçer. Ama tam da o kusur, özrün samimiyetini taşır.
Artık iletişim bir karşılaşma, rastlantı olmaktan çıkmış durumda. Yerini bir işleme bırakıyor. Böylece risk azaltılıyor, duygular filtreleniyor, çatışma yumuşatılıyor. Oysa ki bir özrün değeri kusurlu oluşundan gelir. Bir itirafın gücü titrek oluşundan. İletişim tamamen steril hâle geldiğinde, insani olan da azalıyor.
Kolaylık adına, hız adına, doğru görünme adına; iletişimin Fordist bant sistemi kuruluyor: Duygu ve davranış promt olarak giriliyor, optimize edilmiş metin çıkıyor. Süreç verimli, sonuç etkili; fakat aidiyet tartışmalı.
Banttan çıkan ürün bize ait değilse üretme cesareti de yavaş yavaş kaybolacaktır. İnsan kurduğu cümle kadar vardır. O cümle ona ait değilse, alıntılar ile doluysa yabancılaşma artık varoluşsal bir hal alır. Bu yalnızca iletişim meselesi değil; kimlik meselesidir.
Bu köşede aslında en güncel teknolojik gelişimlerden, mikro yeniliklerden bahsedeceğiz. Ancak henüz insanlığın teknoloji karşısında toplumsal ve kültürel değişimlerinden çıkabilmiş değiliz. Günlük hayatta karşıma çıkan durumlar kalemimden bu cümlelerin dökülmesine sebep oldu. Küçük bir mesajlaşma anı, bir toplantı maili, bir kutlama metni bile bu dönüşümün izlerini taşıyor.
Bu köşede teknoloji ve insanı konuşmaya devam edeceğiz.
Tüm soru, yorum ve görüşleriniz için:
ahmet@senayer.com
www.senayer.com