Toplumu yoksullaştırarak yönetme sanatı

Yayınlama: 10.12.2025
A+
A-

Türkiye’de olup biteni yıllardır bize “ekonomik kriz” diye anlatıyorlar. Oysa manzara, döviz kuru ya da enflasyon tablosuyla açıklanamayacak kadar derin. Bu ülkede sadece fiyatlar değil, insanların hayata bakışı, kendine güveni, birbirine tutunuş biçimi de sistemli bir şekilde değiştiriliyor. Adına kriz denilen bu süreç, gerçekte toplumun adım adım yeniden şekillendirildiği bir sosyal dönüşüm; yani cebimizi boşaltırken irademizi de sessizce yeniden tasarlayan uzun soluklu bir siyasal mühendislik programı.

Ekonomi yazarı Türker Açıkgöz’ün son analizinde geçen şu cümle, bugün Türkiye’nin en ağır gerçeğini tek hamlede önümüze koyuyor:

“Aç insan düşünemez; yoksullaşan toplum iradesini kaybeder.”

Bu, slogan kolaycılığıyla kurulmuş bir cümle değil.

Son sekiz yıldır yaşadığımız toplumsal dönüşümün özünü işaret ediyor.

Çünkü bu ülkede yoksulluk, artık sadece ekonomik bir sonuç değil; insanların günlük yaşamından kolektif hafızasına kadar geniş bir alana yayılan bir irade tasarımı haline geldi.

MİDEYE YÜKLENEN BORÇ, ZİHİNDEN EKSİLEN CESARET

“Aç insan düşünemez” sözü, insanı küçümseyen bir söylem değil.

Tam tersine, insanın zihnini nasıl çalıştırdığına dair bilimsel ve siyasal bir gerçeği hatırlatıyor.

Yoksulluk, insanı aptallaştırmaz; ancak insanı sürekli hayatta kalma matematiğine mahkûm eder.

Beynin bütün enerjisi şu sorulara gider:

Kira günü ne zaman?

Elektrik faturası nasıl ödenecek?

Çocuğun okul masrafı ne olacak?

Bu sorulara gömülen bir zihin, doğal olarak uzun vadeli düşünme kapasitesini, risk alma cesaretini ve politik reflekslerini kaybeder.

Yoksulluk, yalnız cebimizi değil, zamanımızı, dikkatimizi ve en önemlisi özgür düşünme alanımızı daraltır.

Bu yüzden insanlar artık geçinmeyi değil, hayatta kalmayı dert ediyor.

BORÇ KISKACINDAKİ ÇALIŞANLAR VE “DÜZENİ BOZMAMA” İRADESİ

Türkiye’de iş hayatının en görünmez ama en etkili dinamiklerinden biri borçlanma.

Kredi kartları, tüketici kredileri, senetler ve bitmeyen taksitler…

Milyonlarca çalışan, her ay maaşını daha hesaba yatar yatmaz bankalara borçlu hale geliyor.

Bu nedenle insanlar mevcut düzeni desteklerken çoğu zaman bir ideolojiyi değil, kendi kırılgan hayatlarını koruma içgüdüsünü savunuyor.

Düzen değişsin istemedikleri için değil; düzen değiştiğinde ayakta kalamayacaklarını zannettikleri için siyasi risk almaktan kaçınıyorlar.

Borç, artık sadece bir ekonomik yük değil;

çalışanın özgüvenini, siyasal cesaretini ve toplumsal tavrını belirleyen görünmez bir disiplin mekanizması haline geldi.

Bu mekanizma sayesinde insanlar, kendilerini ezen düzene bile “düzenim bozulmasın” kaygısıyla tutunmaya zorlanıyor.

Yoksulluğun kalıcılaştığı her dönemde toplumsal rıza da sessizce devredilir; insanlar kendi tercihlerini değil, ayakta kalabilmek için mecbur bırakıldıkları düzenin dayattığı seçenekleri onaylamak zorunda kalır.

SİSTEMATİK YOKSULLAŞTIRMA: KRİZ Mİ, KONTROL TEKNİĞİ Mİ?

Türkiye bugün savaş yaşamıyor, doğal afet altında değil, ambargo görmüyor.

Buna rağmen refah sürekli geriliyor, çalışanların emeği değersizleşiyor, gelirler eriyor.

Bu tabloda hala “yanlış ekonomi politikası” görülüyorsa, ortada bir kör nokta vardır.

Çünkü yoksulluğun bu kadar uzun sürmesi, bu kadar genişlemesi ve hep aynı sınıfları vurması artık hata kategorisinden çıkmıştır.

Bu, bir bilinçli yönetim tekniği olarak işliyor.

Nasıl?

– Sosyal yardımlar hak olmaktan çıkarılıp siyasal bağımlılık aracına dönüştürülüyor.

– Borçlanma, kredi kartı, tüketici kredisi üzerinden toplumun büyük kısmı finansal kapanlara sıkıştırılıyor.

– Sendikal örgütlenme zayıfladıkça,iş yerinde yalnızlaşan emekçi ses çıkaramaz hale geliyor.

– Medyanın tek sesli yapısı, öfkenin gerçek adresini görünmez kılıyor.

Böylece toplum, sesini yükseltmek yerine kendi içine kapanıyor.

Bu kapanma, ekonomik değil; siyasal bir sonuçtur.

MARKET KARTIYLA BAĞLANAN SEÇMEN

Bu ülkede artık seçim davranışı salt siyasal tercihten ibaret değil.

Bir kısım insan sandığa giderken şunu düşünüyor:

“Market  kartım yada yardım kesilir mi?”

“Yardım paketi gelmezse ben ne yaparım?”

“Çocuğun okul masrafını nasıl çıkarırım?”

Açlıkla sınanan bir insanın zihninde siyasi özgürlük önce daralır, sonra silikleşir.

Çünkü açlık, propaganda ile değil, hayatta kalma içgüdüsüyle çalışır.

Bu nedenle yoksulluk, bir toplumu sadece tüketmez; onun siyasal kapasitesini de içeriden oyar.

İrade kaybı tam da böyle başlar.

UNUTTURULAN YILLAR VE TOPLUMSAL HAFIZANIN 60 GÜNLÜK ÇEMBERİ

Açıkgöz diyor ki:

“Toplumun hafızası ortalama 60 gün.”

Belki sayı tartışılır ama mekanizma tartışılmaz.

Her gün yeni bir kriz, yeni bir skandal, yeni bir zam…

Gündem o kadar hızlı değişiyor ki, hiçbir mesele sonuna kadar konuşulup kapanamıyor.

Bir skandal daha unutulmadan diğeri geliyor.

Bir kriz çözülmeden yenisi başlıyor.

Ve toplumun zihni, bu hızla akan akıntıda hatırlama yetisini kaybediyor.

PENCEREYİ AÇMAK: YOKSULLUĞU TEŞHİR ETMEK YETMEZ

Yoksulluğu görmek bir erdem değil; herkes görüyor.

Önemli olan, bu yoksulluğun siyasi bir tasarımın aracı haline geldiğini anlatabilmek.

Eğer yoksulluğu yalnızca “acı hikâyeler” üzerinden konuşursak, insanlar önce  üzülür ama sonra yine kredi kartına ve taksitlerine döner.

Çünkü acının teşhiri, çözümün yerine geçmez.

Gerçek siyaset şudur:

Yoksulluğu görünür kılmak,

yoksulluğu normalleştiren düzeni ifşa etmek

ve insanlara o düzenin değişebilir olduğunu göstermek.

Toplumun iradesi ancak böyle güçlenir.

Yoksa “Aç insan düşünemez, toplum iradesini kaybeder” cümlesini tekrar etmekten öteye geçemeyiz.

İRADE GERİ ALINABİLİR Mİ?

Yoksullaştırma yıllar içinde birikti; irade kaybı bir gecede olmadı.

Bu nedenle dönüşüm de bir gecede olmayacak.

Ancak şunu biliyoruz:

Toplum, unutmayı bıraktığı anda değişim başlar.

Toplum, yalnızlaştırılmayı reddettiği anda yeniden bağ kurar.

Toplum, yardımı değil hakkı talep ettiğinde, iradesini geri alır.

İrade kaybı, geri dönüşü olmayan bir süreç değildir.

Tarih boyunca hiçbir toplum, açlıkla susturulmanın kader olduğuna sonsuza kadar razı olmamıştır.

Bugün Türkiye’de büyük bir soru asılı duruyor:

Bu yoksulluğu kader diye kabul mü edeceğiz,

yoksa bu yoksulluğu üreten düzeni değiştirecek toplumsal iradeyi yeniden mi kuracağız?

Cevabı, her zamanki gibi, sandıkta değil; hayatın içinde, dayanışmada, hatırlamada ve cesarette gizlidir.

ERKAN ERDEM