
Tarihi yüzyıllar öncesine dayanan Bursa, sadece yeşili ve su şehri olmasıyla bilinmez, aynı zamanda göç şehri ünvanını da taşır. Hem Cumhuriyet öncesi hem de Cumhuriyet sonrası aldığı göçler şüphesiz bu kadim kente ünvan olmuştu. Bugünlerde her ne kadar göçmen denildiğinde Bursa’da Ortadoğu’daki iç savaşlardan kaynaklı Suriyeliler ve Afganlar akıllara gelse de kentin en bilinen ve gerek ekonomik gerek kültürel yapısına da etki eden Balkan göçmenleri yani halk arasında bilinen adıyla macırlar (muhacirler) bu noktada her zaman bilinirlik anlamında yerini koruyacak.
Basitçe anlatmak gerekirse 14. yüzyıldan itibaren fethedilen Balkan topraklarında kalıcı olmak isteyen Osmanlı, iskan politikasıyla beraber Anadolu’nun çeşitli bölgelerinden aileleri bu topraklara gönderdi. Bu, herkesin tarih derslerinde mutlaka denk geldiği en net bilgi. 1800’lerin sonları, 1900’lerin başlarında Balkanlarda başlayan isyanların hedefi, burada yaşayan Türkler oldu ve büyük Balkan göçlerinin adımları da bu tarihlerde atıldı. Daha sonra İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Balkanlar’da değişen siyasi yapı belirli aralıklarla göçlerin yaşanmasına neden oldu. Göçenlere göre bu, vatandan anavatana, yani soydaşlarının yanına geri dönmekti. Nitekim Yahya Kemal’e göre de Balkanların önemli topraklarından ‘Üsküp ki Şar-dağ’ında devamıydı Bursa’nın…’
***
1989 yılı, Bulgaristan’da Todor Jivkov döneminde isim değiştirmeye zorlanan, Türkçe konuştukları için para cezaları kesilen, dini ibadetlerini yerine getirmeleri engellenen, kültürlerinin yaşanmasının önü kesilen Türkler’in İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra yaşanan en büyük göçle anayurtlarına dönmeleriyle tarihe kazındı.
Bulgaristan’dan en büyük göç 89 yılında yaşansa da 22 Mart 1968 tarihinde, Türkiye ile Bulgaristan arasında, “Yakın Akrabaları 1952 Yılına Kadar Türkiye’ye Göç Etmiş Olan Türk Asıllı Bulgar Vatandaşlarının Bulgaristan Halk Cumhuriyeti’nden Türkiye Cumhuriyeti’ne Göç Etmeleri Hakkında Anlaşma” imzalanmasıyla da büyük bir göç yaşandı. Göç edenler arasında Neziha Öztürk de vardı.
İKİ BAVULLA GELDİ75 yaşındaki Neziha Teyze, 24 yaşında Bulgaristan’dan Türkiye’ye geldi. Kendi anlatımıyla adı Ömer olan babacığının ismi Yasen olarak değiştirildi, kendi dillerini konuşmaları yasaklandı, Balkan şalvarı giymeleri bile hor görüldü. O zorluk altında yaşamaktansa serbest olacakları Türkiye’ye iki bavulla geldi. Bavullardan birinin içinde bugün hala evinde sakladığı iki tane de kırlent getirdi.
Neziha Teyze Türkiye’ye gelme hazırlıkları yaparken, çok iyi çalıştığı için göndermek istemediler. “Zannettiler ki eşimden ayrılmayacağım, Bulgaristan’da kalacağım. ‘Beni çocuğum ve eşimden kimse ayıramaz. Türkiyecilik başladı, gidiyoruz’ dedim” sözleriyle anlatıyor o günleri.
SABAH FABRİKAYA, AKŞAM HARÇ KARMAYA1973’ün sonlarında iki bavulla geldiği Bursa’da kirada bir eve çıktılar. 16 gün şeftali ve elma toplamak için kır işine gitti Neziha Teyze, eşi de inşaatçılık yapmaya başladı. Bu işten biriktirdiği paraları minibüslere verip BİSAŞ İplik Sanayisi’nde iş başvuru yapmak için harcadı. İşe alınırken bir şart koştular, kısa zamanda doğum yapması yasaktı. Para yok, pul yok, yiyecek yemek yok… ‘Tamam’ dedi. Hiç ara vermeden ustabaşı olarak 20 yıl çalıştı orada. Neziha Teyze’nin çalışma hayatı boyunca belki de en sık duyduğu cümle “senin gibi çalışan birini görmedik” olmuştur. Bu yalnızca onun için değil, şehre göçer göçmez çalışma hayatına başlayan bütün göçmen kadınlar için geçerli olmuştu. Fabrikadaki ustasından kendisine fazla mesailer de yazmasını istedi, yazmayınca da işten geldikten sonra kıyafetlerini değiştirip eşinin yanına inşaatta kum taşımaya, harç karmaya gitti. Neziha Teyze, “Sen hiç amele tutma, ben çalışacağım. Biz ikimiz bir olup çalışmazsak, Türkiye’de kalkınamayız. Biz ne kadar çalışırsak şehir öyle kalkınır, devlet öyle kalkınır” sözlerini söylediği eşiyle yıllarca beraber çalıştı.
ÇALIŞAN KADINLAR AŞAĞILANDIBalkan göçmeni kadınların Türkiye’de iş yaşamına atıldığı tarihte, ülkede kadınların çalışması da büyük ölçekte ‘ayıp’ sayılıyordu. “Yerliler çalıştığımız için bizi çok yerdiler” diyor Neziha Teyze ve ekliyor: “Balkan Türklerini aşağılamak istiyorlardı. ‘Erkek gibisiniz, kadınlar çalışır mı’, ‘kocan çalışmıyor mu ki sen fabrikaya gidiyorsun’ dediler. Kadınlar bunu dediği zaman üzülüyorduk ama kimseye bir şey diyemezsin ki. Herkes kendine çalışıyor.”
Bulgaristan’dan göçtükten sonra da yalnızca 6 ay kirada kaldığını, daha sonra evinin inşaatını yapmaya başladıklarını anlatıyor. Neziha Teyze yalnızca eşinin çalıştığı inşaatlarda değil, kendi evinin inşaatında da kum taşıdığını, harç kardığını aktarıyor.
“SİGORTANIN NE OLDUĞUNU BİLMEYENLER VARDI”O günlerde sigortalı işe girme hikayesini anlatırken, o tarihlerde erkeklerde yaygın olsa da kadınlarda sigortalı çalışanların çok nadir olduğunu hatırlatıyor ve ekliyor: “Sigortanın ne olduğunu bilmeyenler vardı. Bizi yerdikten sonra özenmeye başladılar sigortamız için ama biz o zamana kadar sigortamızı yarıya getirmiştik. Sonra kendi aramızda konuşurken, ‘bize mana buluyorlardı, nasıl şimdi işe girmeye başladılar’. Ama biz günümüzü doldurup sigortamızı tamamlayalım diye çalışmaya çok merakla gidiyorduk.”
İKİ ÇOCUĞUN YÜKÜ OMUZLARINDAAragon der ya, ‘Hayat garip ve acı dolu bir ayrılıktır her an’ diye, 1995 yılında emekli olduğu tarihte, okul arkadaşı olan, çok severek evlendiği ve derin bir sevgiyle hayatını paylaştığı eşi de vefat etti. Ömrünü sıktığı taştan su çıkararak geçiren Neziha Teyze, iki çocuk okutmanın yükünü de taşıyarak eşinin ölümüyle daha da asıldı hayata, fabrikadan gelince haftada üç gün ev işlerine gitti. O çalışmayla önce oğlu İstanbul Teknik Üniversitesi’nde Bilgisayar Mühendisliği, sonra kızı Kimya Mühendisliği’ni kazandı. Oğluna ne verdiyse kızına da, kızına ne verdiyse oğluna da vererek okuttu. Her iki çocuğunun da bu kadar çalışma sonrası verdiği karşılıktan duyduğu memnuniyet, her konuşmasından, göğsünü kabartmasından belliydi.
Neziha Teyze gecesini gündüzüne katarak çalışsa da bugün çocuklarının eline bakmadığını altını özellikle çiziyor ve herkes kendi yağında kendinin kavrulmasından duyduğu memnuniyeti dile getiriyor.
Bu kadar zorluk, gecesi gündüzüne karışmış bir hayat, çalışmasına karşı ‘el alem’in tepkilerine rağmen Türkiye’ye geldiğine pişman olmadığını şöyle açıklıyor:
“Biz çok meraklıydık Türkiye’ye gelmeye. Herkes başvurdu Türkiye’ye gelmek için, canını verdi. Buraya geldiğim için çok mutluyum. Çocuklarım yetişti burada, torunlarım yetişiyor, asır yürüyor.”
https://youtu.be/x5-GiC1ca_I